20 gün niye yalan oldu?

Evet, aynen öyle oldu. Yalan oldu. Şimdi özeleştiri vakti. Nedenleri neler?

Şimdi şöyle, kendimi tam olarak hadiseye veremedim. Aslında ilk dönem tüm bu kararlara uymuştum, fakat bu sefer olmadı. Birincisi ben inanmadım. En büyük sorun ve sorumlu da burda ben oluyorum. Çok kötümserim. Belki bir arkadaşımla konuşsam, ona inanma gücü, olumlu bakış açısı vermeye, moralini düzeltmeye çalışırım ama konu kendim olunca, çok gaddarlaşıyorum. Bittin oğlum sen, hiçbişey yapamıyacaksın, herşey en baştan yalan oldu, vs.

Toyota'nın bu gibi konular için geliştirmiş olduğu harika bir yöntem var. Hatalar sonucu ortaya çıkan istenmeyen sonuçlara 5 kez neden diye soruyor. Örneğin;

1. Makinalar durdu. Neden?
2. Çünkü soğutma tertibatı çalışmadı. Neden?
3. Yağlanma iyi yapılmamıştı. Neden?
4. Yağlamayı yapacak işçi, prosedürü atladı. Neden?
5. Çünkü çok yorulmuştu. Neden?

Sonuç: Çünkü yağlama zamanı, gece vardiyasının sonuna denk geldi.

Yani sorunun en temeline iniyor bu yöntem. Ama önce sorunları tesbit etmemiz gerekiyor. National Geographic'teki belgeselleri izleyenler bilirler, facialar tek sebeple meydana gelmez. Konuda rol oynayan, hatalar zinciridir. Aslında zincirin bir halkası kırılsa, belki o facia meydana gelmeyecek. Bu nedenle sürekli iyileştirme olayı çok önemli. Devam edelim.

Moralim çok bozuk olduğundan, iyi motive olamadım. Evet, bunun belli başlı sebepleri var, sürekli sallantıda olan bir arabadaymış gibi hissettiren bir özel hayatım var ve bir türlü sonuca varamadım. İki günde bir değişim var. Ve bu da benim moralimi bozuyor, kafam başka şeylerle meşgulken, dikkatimi toparlayamıyorum. Ailemle ilişkim bozuk, iletişimimiz neredeyse yok, yani onlara göre var da, bana göre yok. Görüştüğümüzde de sürekli bir problem çıkıyor. Bu da önemli bir etken.

Zamanı kontrol edemiyorum. En büyük sıkıntılardan birisi de bu. Yani o anda benim için önemli olan ne ise ona koşuyorum tamam, ama gerçek önem sırası böyle olmayabiliyor genellikle. Erişkin Dikkat Dağınıklığı, aman yönetimine olan dikkati de mahvediyor. Saat diye bir kavram yok. Çalışma saatlerim, iş sıram, önem sıram belirsiz. Bu nedenle çoğu şeyin sırası kaçıyor.

Hayır demek diye birşey yok. En kötülerinden biri de bu. Yani o an benim için önemli bir şey olsa bile, zor durumda olduğunu belirten hiç kimseye hayır diyemiyorum. Aslında en zor durumda olan benim.

Birinciye dahil olan bir konu ama şöyle; her gün diyorum ki, şu yapmam gerekenleri, kaçırdıklarımı, eksik konularımı bir yazayım, sonra aklıma geldiğinde konu gözümde büyüyor, yazmaya korkuyorum ve kaçıyorum. Biliyorum, aslında bölüp parçalayıp, bir ucundan başlamak gerekiyor, ama olmuyor işte. Duyurulara, sınav notlarına, kaçan ödevlere bile korkumdan bakamıyorum. Başka bir arkadaşım olsa, boşver, hala hiçbirşey bitmiş değil, maç 90 dakika oynanır derim, ama kendim panik içindeyim.

Albert Levi hocamın deyişiyle, gaza gelemiyorum, yani motive olamıyorum. Aslında bize birşeyleri yaptıran iç enerji olan gaz, bende bir türlü ateş alamıyor. Etrafımda beni gaza getirecek kimseyi bırak, zaten herşeye karşı yalnız oluyorum genellikle. Günlerim tek başına geçiyor. Var olan kişiler de olumusuz konuşuyorlar, ateş alması gereken gaza karbondiosit basıp motoru boğuyorlar. Bak yapamazsın, okul uzarsa dayanamazsın, kötü olur falan, vs, vs.

Genel bir körlük var, durumlar yüzleşemiyorum, bütünü kabullenmek yerine, hayıflanıyorum. Belki okulum uzasa bu kadar acı çekmeyeceğim, ama moralim bozuluyor işte, kendime yediremiyorum belki bocalıyor olmayı, o yüzden daralıyorum. Hayat, her gün işkence haline geliyor. Ne yapacağımı bilemiyorum, yaptığım hiçbir işten tat alamıyorum.

Genellikle de bu kısır döngüler beni depresif zamanlara sokuyor. Bir uyanıyorum, sanki cehennemdeyim, hayat bitmiş, herşey gri, sokağa bile çıkmak gelmiyor içimden ve mutsuzum. Yaşamak bile istemiyorken, ödevi nasıl düşüneyim, kapanıyorum eve. Recep İvedik 3 gibi takılıyorum. Al gitti mi sana 9-10 gün daha, hayattan aktı gitti. Yin Albert Hoca'nın deyişiyle beni öldürmeyen her acı güçlendirir, tamam, ama dayanlıacak gibi değil bu.

Biraz biraz kendime ufak meşgaleler ayırdım, kısır döngü kırılsın diye, TRT Gençlik korosuna geri döndüm, o biraz beni çemberden çıkarır gibi oldu. Full anti depresif işler yapmaya çalışyorum, ama yangın sönmedi bir türlü.

Genel bir düzensizlik hakim. Evim düzensiz, aşk, aile, iş hayatım düzensiz, masam düzensiz, bilgisayarım düzensiz, zamanım düzensiz. Düzen nedir, bir şeylerin sıralı olması, (Sorted) yani sıralı olsun ki, aradığın kaynağa kolayca ulaş. İşte bende olmayan şey.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar.

Özetlersek

1.Kötümserlik
2. Moralsizlik ve Depresif zamanlar, kısır döngü
3. Dış etkenler, aile, sevgili vs.
4. Yanlızlık, tek başına olmak, daha da ötesi, gerektiği zaman olumlu yönde motive edecek kişilere ulaşamıyor olmak

Gelelim Toyota sistemine;

1. Kötümserlik

Neden?

Bilişsel psikoterapinin savunduğu en temel görüş, inanç, biliş (yani düşünce) ve hislerin birbiri ile bağlantılı olduğu. Kötümserlik ve olumsuzluk hissini yaratan düşünce, o düşüncenin temelinde de inanç var. Genellikle başıma iyi şeylerin gelmeyeceğini düşünüyorum, negatif düşünüyorum yani. Halbuki, yazı tura bile atılınca, sonsuzdaki değer dağılımı %50. Kötü şeyler de olabilir ama karşısında iyi şeyler de olabilir.

Neden negatif düşünüyorum?

Olumlu geri bildirim alamadığımı düşünüyorum. Yaptığım işler takdir edilmiyor, ya da edilse bile ben sanki onları filtreliyorum, ya işte kibarlığından söyledi falan diyerekten. Olumsuz birşey olunca da pekiştiriyorum, işte bak gördün işte, sorumsuzun tekisin, ondan oldu diyorum. Temelden gelen bir olay sanırım.

Neden yaptığım işer takdir edilmiyor, ya da ben öyle düşünüyorum?

Aslında iyi olduğum çok alan var, ama sonuca kendi beklediğim alanlarda iyi olmam gerektiğini düşünüyorum. Yani, herşeyden önemlisi dersler vs, diyerek kendimi mutsuz ediyorum.

Neden filtreliyorum?

Çünkü bu zamana kadar bana, derslerin ne kadar önemli olduğunu sürekli tekrar eden, bana bu endekse göre sevgi ve saygı gösteren bir ailem oldu. Bu da beni bu konuda sürekli moralsiz tutuyor. Üstelik, ailem derslerde başarılı olduğum zamanlarda bile o kadar değer göstermiyor.

Neden değer bekliyorum?

İnsan yatarken bile ensesinin arkasına bir yastık koymak istiyor. Birileriyle beraber olmak, beraberce birşeyler yapmak istiyor. Ama sorun da burda, belki beklentilerimizin yüksek olduğu insanların, önem sıraları bizim önem sıralarımızla aynı değil. Bunun farkında olmamak da bizi farklı arayışlardan alıkoyuyor, çıkmazda tutuyor.

İşte 5. nedenin cevabı. Peki farklı ne olabilir, motivasyonu yükseltecek, insana manevi olarak tatmin edecek, mutlu edecek ne olabilir?

Evet, kendime bir evcil hayvan aldım, kedi, adı da "Komünist", (Evet, 1 mayıs'ta geldi) ama sevdiğim için aldım, hem daha yavru. Bir de köpek alacağım. Tabi bu bir artı. Başka ne olabilir? Eldeki şeylerin çok azını ufaktan ufaktan bitirmeye başlamak. (Zaten onun için uğraşıyoruz.) Peki başka? Bazı işleri Allah'a bıraksam? (Zaten işim Allah'a kalmış.) O alanda da yeterli çabayı gösterdiğimi düşünüyorum, daha da iç huzura yönelik işlere girişebilirim. Başka? Hobi tarzı faaliyetler olabilir, ki zaten elimde yeterince var, geçici bir süre beni oyalıyor, mutlu oluyorum ama geçici bir süre. Spor, evet anahtar kelimelerden biri de bu. Spor yaptığım zamanlarda bu kadar kolay dağılmıyorum. Peki, tüm dış motivasyon araçlarına karşı iç motivasyon olarak ne yapabilirim? Bakış açımı değiştirmeye zaten çalışıyorum. Sürekli bir farkındalık yaratabilirim, kendime bazı şeyleri hatırlatabilirim. Her gün tekrar eden, ders dışı bir dayanak noktası belirleyebilirim. Belli saatte yemek yemek gibi.

Neyse, daha henüz hiçbirşey bitmiş değil, yenilmedim, yensek de yenilsek de lig her zaman devam ediyor. İyi oynayan kazansın.

Var mı umut?

Cadd9 Dadd9
G D C Cadd9

Öyle yabancıyım ki aleminize,
Yoktur alacağım hiç, herbirinizden.
Kalmaz hiçbir zaman aklım en ufacik bir köşede,
bilmese de umrumda olur mu, ordaki ama kafile?

Ve derde dalar bazen, fasıla tutsağı gözlerim,
Anlayamaz, konuşamaz tutulur dilim, çıkmaz sözlerim,
Ve düşse üzerimize bir tutam aydınlık,
Dinmez cereyanı ama ne yazık ki nafile.

Burdadır devam eden rüzgar, belki dinmedi daha,
Ama tutulmuş kolları, gevşemedi hala,
Derdine derman aramayla eğlenir, görevi olan,
vermez hiçbir sırrını, atlanmadı ki o büyük badire.

Kondurmaz hiçbir tozu burnunun üstüne, arsız dilber,
eğri gözlüğünün üstünden, bakar ve beni gözler,
ben ise değilim oralı, ama buralı bile değilim,
Hesabımı aştı, iflasa sürükledi, bu amansız tarife

Ve kendi kendime konuşur dururum,
Akacak sözlerim bulur mu bendini,
Dönse başım, kaybeder kendini,
Bilmesende çıkıyor alttan alttan o hadise.

Evde, 5 Mayıs 2010

İkiyüzlülük

Sizin doğrunuz bir tanedir.

Hem şiddete karşı olup, hem de katil olamazsınız. Hem demokrasiyi savunup, hem de insanları susturmaya çalışamazsınız. Hem bilimi savunup, hem de tek gerçek doğrunun sizinki olduğunu iddia edemezsiniz. Hem din veya mutlak metafizik adına konuşup, hem de bunu kanıtlayamazsınız.

İşinize gelince öyle, işinize gelmeyince böyle deyip, dansöz gibi kıvırtamazsınız.

Adam diyor ki, "Halkıma yapılan saldırılar nedeniyle, dağa çıkıyorum, bana uygulanan şiddete karşı, şiddetle cevap veriyorum, egemen gücü zayıflatmak ve zaafiyet yaratmak amacıyla, korku yaratacak eylemler gerçekleştiriyorum. Masumların katline, masumları katlederek karşı çıkıyorum."

Sonra bir gün bir adam çıkıyor, mağazasının kepengini indirmiyor, arabası ve dükkanı yakılmak isteniyor, polisin kendisi koruyacağına inanmadığı için karşısına gelen güruha kalaşnikofla ateş açıyor (oha), iki kişi ölüyor. Mahkemesi sürerken, barış ve demokrasi yanlısı olduğunu iddia eden partinin başkanı, yumruklu saldırıya uğruyor, bir grup bunları protesto ediyor, partinin ağırtoplarından birisi diyor ki "Konuşturmayın bunları, Nerde polis?", protestocuya tekme atıyor. İşte ben buna gülerim. O kalaşnikofla ateş açan adam da aynısını demişti, nerde polis?

Kız İngiltere'de avukatlık yapıyor. Kürt. Başlıyor bana anlatmaya Türkiye şöyle yaptı, böyle yaptı. Tamam, çözüm önerin nedir onu söyle? Yok. Bir de PKK sempatizanlığı yapıyor. Peki diyorum, Siz halk olarak ezildiniz de, sizden başkası ezilmedi mi? Peki aynı şiddeti siz niye uyguluyorsunuz? Tamam sizin ezilmeniz yanlış ama, niye, suçu sadece otobüs beklemek olan Serap'ı diri diri yaktınız? Niye taksimi ben geçtikten 15 dakika sonra bombaladınız? Ben ne yaptım ki size? Deyince, başlıyor hakaret etmeye, yok sen faşistsin, yok bilmemne… Beyni olmayan yaftalar. Aklı olan sorgular.

Zavallı mazlumlar partisi. 28 Şubat mağduruydular. İktidara karşıydılar, devamlı eleştiriyorlardı, siyasal islam adına, şimdi hiçbir eleştiri kabul etmiyorlar. Demokrasi ağızlarından düşmüyordu, şimdi milletvekillerinin gizli oyunun cep telefonuyla fotoğrafını çektiriyorlar. Bu nasıl demokrasi? Buna kargalar güler.

Anamuhalefet partisi, Atatürk'çü, insanları devrimi anlatacak, çalışacak. Kapısına üye olmaya gelenleri, kovmaktan beter edecek nerdeyse. Eleştiriyor, eleştiriyor, eleştiriyor, ama büyük bir sivil toplum kuruluşu olması gerekirken, faaliyeti yok. Kapı kapı dolaştınız mı? Kağıtları dağıttınız mı? Nerde reklam, nerde pazarlama? İnsanların eli mahkum, size ne de olsa oy verirler di mi? Hangi sivil projelere imza attınız? Hangilerini uyguladınız? Yok… Görünmüyor.

Deli gibi belli başlı kavramların arkasına saklanmak kolay. Ya o kavramlarda da hata varsa? Eleştirdin mi? Kendi akıl süzgecinden geçirdin mi? Atatürkçüyüm demek kolay. Söyle Kemalizmin eksiklerini, yaptığı hataları, neleri daha iyi hale getirmek gerekir deyince ne diyebilirsin? Hiç birşey. Ya da dincisin, söyle İran devriminin özelliklerini, anlat, ne getirdi, ne götürdü, hataları nelerdi, sen nasıl olmasını isterdin desen, ne diyecek? Adamlar, kafalarında seni kafir diye bir etiketlesinler, işin biter, suratına bakmayı bırak, rejim değişik olsa, katlin vacip. Yeni nesil solcular da kafayı yemiş, adam diyor ki, "Solculuğun işçi sınıfının mücadelesini aşması lazım." İyi, hallettin demek ki ezilmeyi, herşeyi, aşıyorsun. Adam hem solcu, hem de serbest piyasayı bu kadar kötü görmemek lazım diyor, tamam görmeyelim de, anarşiden farkı ne onun?

Anca her yandan retorik, demogoji, bıdı bıdı. Öneri sun kardeşim, tartışma, proje üret, gerçekleştir, bana gelip, bilgisayar bilmeden, interneti kötülemeye kalkışma, biraz para kazan, bir iki iş yap, şekil üretme.

Her şeyden önemlisi, hata yapabileceğini ve bazı şeyleri senden daha doğru bilenler olabileceğini kabul et.

20 gün

Kendimle ilgili nefret ettiğim en büyük şey, zaman kavramına sahip olmamak. Yani bir işe başlamak, organize olmak, işi dağılmadan bitirmek, o anda başka ne işler var onu bulabilmek benim için işkence. ADHD'nin en büyük belirtilerinden biri olan bu durumla mücadele etmediğim zaman, kendimi moral çukurlarının içine yuvarlanmış halde bulabiliyorum. Üstelik sigarayı bıraktıktan sonra bu sorunlar iyice azdı.

Süre

Aklıma sürekli, harika fikirler, yaratıcı ve yenilikçi projeler geliyor ama ben bunları sıraya koyamadığımdan gerçeğe dönüştürmekte zorlanıyorum. Motive olabilmek için üzerimde ya az zaman baskısı olacak, ya da hiç baskı olmayacak. Başka türlü motive olamıyorum.

Bu nedenle 20 gün boyunca bazı şeylere uymaya karar verdim.

1. O an ne yapıyorsam, bir satırla küçük bir kağıda yazazağım
2. Tüm derslerime gideceğim
3. Evden internete girmeyeceğim
4. Önceden kağıda yazmadığım işleri yapmayacağım
5. 20 gun boyunca günde 45 dk. spora ayıracağım. (Mümkünse sabah)
5. En geç 00:00'da yatacağım
6. Sadece 20 gun yediklerime dikkat edeceğim.
7. Cumartesi günleri bu kuralların hiçbirine uymayacağım

13 Nisan Salı günü başlayıp, 5 Mayıs günü deneyi bitireceğim. Aksilik olursa da sadece 5 Mayıs günü revize edeceğim. Pek umutlu değilim ama, gelişmeleri burdan size yazacağım.

Not: Yalan oldu bu plan… :) Nedenleri her zamanki gibi. Sıradan yazacağım: Az sonra!

İnovatif işletme nasıl olmalı?

Piyasa kötü, işler bozuk, gelecek hiç umut vermiyor gibi bahanelere saklanabilirsiniz. Ya de bu kadar dekalifiye tip patron oluyor, kendi işinin sahibi oluyor da, eğitimli okumuş ben neden işimin sahibi olamıyorum diye sorabilir, kendi işletmenizi kurmak isteyebilirsiniz. Seçim sizin.

Bahanelerden başlayalım.

1. Piyasa kötü: Piyasa her zaman kötüydü ve hep de öyle olacak. Dünyada paranın kolay kazanıldığı bir dönem, hiç bir zaman olmadı. En azından, "Altına Hücum" döneminde olduğunuzu düşünün! Altın madenleri keşfedilmiş, derelerden altın fışkırıyor. Ama eğer günün 10 saatten fazlasını belinize kadar soğuk suyun içinde, üstünüzde kot tulum ve belki olmayan çizmenizle, çamurlara ve boka batmaya, delik bir elekle taşları ayıklayıp, küçücük cevher parçalarını gözünüzle ayırıp, 1 ton cevherden 30 gram 24 ayar altın çıkarabilirseniz, piyasanız gayet iyi olur.

2. Fikrim var ma Sermayem yok: İş yapacaksınız, fikriniz süper, ama paranız yok. E vazgeçin o zaman. Mantıklı mı? Hayır değil. Sizden daha az eğitimli, az paralı, daha aptal insanlar başarılı olurken, siz herşeyi paraya endekslerseniz, diğer birçok faktörü göz ardı etmiş olursunuz. Üstelik, çok para getirmesi garantili, sermaye bazlı işleri herkes yapar. Ver adamın eline 50 milyarı, aptal ya da sapık değilse bi şeyler yapar. Peki sizin farkınız ne?

3. Rahat bir yaşam istiyorum: Tabii rahat olun. Akşam rahat uyuyun. Aysonu maaşınızı alın. Gerisini dert etmeyin. İşiniz garanti, high class ne de olsa. IBM çalışanlarından ibret alın. Tez-Koop iş sendikasına üye olmak isteyen IBM çalışanları, koskoca IBM tarafından engellendi, işten atıldı, maddi ve manevi baskıya uğratıldı. Ve hiç rahat değillerdi! Özellikle bugün, üniversite mezunları, staj, kriz vs. vs. ayağına (Nedense bunları diyen firmalar, deli karlar açıklıyorlar) üç kuruş paraya, kariyer vaatleri, CV, referans umutlarıyla kandırılarak, sigortasız, maaşsız köle mahiyetinde çalıştırılıyorlar. Memur olur, devlete sırtımı dayarım diyorsanız, TEKEL işçilerinden ders alın. Devletin sanki hiç işçiye ihityacı yokmuş gibi (Yok tabii, tüm kurumlar taşeron ihale yapıyor nedense… Belediyeler bile yol yapmaz oldu, o kadar iş makinesine, asfaltlama aracına rağmen, inşaat firmalarının isimlerini görüyorum yollarda), TEKEL özelleştirilince, tıkır tıkır tazminatını ödeyip, işçileri kapı dışarı etti. (Gene devlet baba, özel sektörden daha vicdanlı) Sonra da acıyıp, sizi 4C'li (yani daha alt seviyeden sözleşmeli personel statüsü) yapalım dedi. Tazminat, sendika, ikramiye yok. Unutmayın, beyaz mavi yaka ayrımı kalktı. Karayollarında mühendis olarak çalışırken, bir anda kendinizi çaycı kadrosunda bulabilirsiniz, maazallah sendika mendika derseniz. (Tabii ki abartıyorum, ama olmuş şeyler bunlar.)

4. Çok büyük firmalar var: Emin olun sizden korkuyorlar. Koskoca Microsoft, ODTÜ mezunu bilgisayar mühendisine 5000 dolar maaşla Defrag işleminin nasıl yapıldığını anlattırıyor. Deli gibi yeni fikir, yeni proje, tohumluk, ürün yarışmaları, kariyer geceleri, CV partileri niye yapılıyor sanıyorsunuz? Çünkü, firmalar büyüyor, bürokrasi artıyor, sekreter Aylin Hanımdan, Pazarlama Müdürü Serdar Bey'den, Ürün Müdürü Günseli Hanım'dan, müşterinin yenilik, revizyon istekleri sen Küçük Mühendis Ayşe ya da Mehmet kardeşime gelmiyor, gelemiyor! Koskocaman, hantal, kurumsallaşmış beton blok, yeniliklere daima kapalı ve teşvik etmiyor. Sen ise ikramiye ve primle kandırılmış, harıl harıl çalışan yönetici yardımcısı, mühendis, personel ya da herneysen harıl harıl çalışıp, takdir edilmeyi bekliyorsun. Herkesin sağır olduğu koskocaman kulaktan kolağa oyununda kıvranırken, müşteri mutsuz oluyor, kimse tek müşteriyi umursamıyor, değişiklikler en erken 3 ay sürüyor. Ama sen yine de "Nerde çalışıyorsun?" sorusuna, göğsünü gere gere "GORİL HOLDİNG" diye cevap veriyorsun.

5. Devrimci fikirlerim yok, şuyum buyum eksik: Bill'in var mıydı? DOS işletim sistemini elemanın birinden alıp, IBM'e sattı. Peki ya Steve? Hantal Xerox firması aptal gibi GUI arayüzünü iş yapmaz diye heba etmese Apple diye bişey olur muydu? GUI'yi çöpe atan Xerox'tan al, ondan sonra Microsoft bizi taklit ediyor diye afişler as. Bunlar en zenginleri. Sadece eksiği görün. Oliviero Toscani'nin bir lafı vardır, pek de severim. Şekillerde zorlanırsam, boşluklara dikkat ederim der. Çok doğru! Boşlukları kimse göremez, çünkü "Boşluk" diye bir şey yoktur. Ancak farkedebilirsiniz. Eğer nasıl bu kadar çok para kazanıyor bu kadar holding derseniz, karamsarlık girdabı tarafından yutulursunuz. Koca adam nerde zorlanıyor? Müşteriler nelerden şikayetçi? Herkes mi memnun? Biraz kazıyın, bakın ne kadar çok şey çıkacak. Eğitimim iyi değil, kendimi geliştirip öyle başlayayım derseniz, o zaman ben de size öyle bir çıtanın olmadığını söylerim. Bi halt bilmeyen adamlar, sağda solda yavşak yavşak kendilerini satarlarken, siz mi alçakgönüllüsünüz yani? Bırakın kendinizi tatmin etmeyi. Bi şeyden fedakarlık yapmadan, başka bir yerden kazanç sağlanmaz. Termodinamiğin birinci kanunu, enerjinin korunumu yasasıdır. Kabul edin. İş, temel teorik bilginiz olduktan sonra işte öğrenilir.

6. Sadece eğlenmek istiyorum: Sade mazo bir eğlence tarzınız yoksa, google, facebook vs. tarzı şirketler oprasyonel anlamda Türkiye'ye gelmedikçe, bu rüyanızdan vazgeçin. Daha inovasyon kelimesinin anlamını bilen yok. Anca işten çıkıp Go-Kart'a gidebilirsiniz. İnovatif işletme, rahat bir yer değildir, bunu da aklınızdan çıkarın. Tüm o eğlence araçları, renkler, vs. aslında, çalışanların stress seviyesini azaltmak amacıyla konuyor.

Gelelim inovatif işletme kavramına: Adı işletme olan ve kapitalist düzende çalışacak olan şirketin en temel amacı, vereceği hizmet ya da ürünü, en düşük maliyetle, maksimum fiyata satmaktır. Yani kısaca, firmanın kar etmektir. O zaman en temel hedefimiz: Kar etmek.

Bütün gün taksiyle gezerek, ya da data storage'ın başında durarak, manavlık yaparak da kar edebilirsiniz. Ancak, ortaya yeni bir şeyler koymuyorsanız. Bence, inovatif işletme değilsiniz. Maddedeki, evrendeki, insandaki, dünyadaki değişimin ya uygulayanı, ya da uygulatıcısı olacaksınız. Değişimin parçası olmaktan da bunu anlıyoruz. Ama inovatif taksici olacaksanız, müşterinize önce yeterli kalitede hizmetin yanında, ek birşeyler sunacaksınız. Çok tehlikeli ama "Giden arabadan inip göbek atarak turist gezdirirseniz" (Evet, dünyanın en iyi taksicisi sıfatı bir Türk'ün! İhsan Aknur!) dünyanın en iyi taksicisi olup, turistlerin aradığı kişi olur, bol da para kazanırsınız. Kolay mı? İngilizce biliyor, facebook'u var (arkadaş listemde kendisi) ve Belly Dance yapıyor! Data Storage başında, düşünürseniz bu datayı yağmurdan, depremden nasıl korurum diye, ya da manavken, güler yüzlü hizmetinizin yanında, muz alan müşteri muzlu, çilek alan müşteriye çilekli şeker ikram ederseniz, FARK YARATIRSINIZ.

Peki yeter mi? Tabii ki hayır. Bir yerden sonra yenilikler de eskir, taklit edilir, insanlar sıkılır. Devamlı kendinizi yenilemeniz lazım.

Felsefemizi oturttuktan biraz da işletme kavramına geri dönelim. İşletme eğer kar edecekse, bir malı (ya da hizmeti) satması lazım! Amacımız fark yaratmak olsa da, elimizde satacak bişeyin olması lazım. Hammaddesi pamuk olan ürünü alıp, işleyip tişört haline getirip, mağazalara satacaksınız. Peki, insanların günlüğü 2 dolardan az paraya çalıştığı (Her şey ona göre ucuz tabi) bir tişörtün ne idüğü belirsiz malzeme ve kalite ile 5 - 10 dolara Türkiye'ye geldiği, koca koca firmaların 1000'lerce parti alımla en uygun fiyatı aldığı sektörde, siz nasıl rekabet edeceksiniz? Mümkün mü? Hayır değil. Ama başta dediğimiz gibi, umut kırmayacağız, boşluklara bakacağız. Alışveriş merkezlerine gidiyorum, koca koca firmalarda, tırt tırt, piyasa işi, ruhsuz ruhsuz mallar. Geçen sezon en çok satan mallardan esinlenilmiş, ve hiçbiri bana hitap etmiyor. Amaaa çok beğendiğim, Tish-O firması süper bir konsepti, Türkiye'ye getirmiş. Kendi tişörtünü tasarlıyorsun. Baskı kalitesi müthiş, kargosu hızlı, sitesinin tasarımı dandik ama, ÇOK İYİ ÇALIŞIYOR. 2-3 liralık tişörte 3 TL'lik baskıyı yapıştırıyor, 30 TL ye de satıyor ama, kendi tasarladığım tişörtü giymek, bence paha biçilmez bir zevk. O tişörtün dünyada sizden başkasında olmadığını bilmek, iyi baskı, hızlı kargo ve tam tatmin ile bu şirket daha çok kazanmayı hak ediyor.

Bu paragraftan çıkaracağımız sonuç, çok klişe olacak ama, sermeyen yoksa, beynin var. Hız, samimiyet, kişiselleştirme ve mantıklı (insaflı) fiyatlar (Ucuz demiyorum) artık uyulmaması affedilmeyecek olan kurallar. İki kişinin kaşıyla gözünün bile aynı olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Ama Bakırköy'de adamlar, 15 TL'ye malettikleri ruhsuz pijamaya 120 TL istiyorlar, bir de yalan yere yemin ederek, valla kurtarmaz diye pişkinlik yapıyorlar. Çakal % 800 kar ediyorsun! Pekiii, Çin'den mi mal getirip satalım diyecek olursan? Kısa ve Orta vadede tamam, kurtarırsın belki.

Fakat Çinli uçağa atlayıp buraya gelemeyecek mi? Ya da Türkçe internet sitesi kurup netten parça başı Fedexle mal satamıycak mı? Satacak, o günler de gelecek. O zaman, elinde tek sermayen, kafa, yani saksı, yani çanak, yani bu zamana kadar kullanmadığın makineyi çalıştırmak gerekecek. Elin adamı, California'da Apple dizayn ediyor, Çin'de ürettiriyor, dünyaya satıyor. Ama en büyük masrafını Ar-Ge'ye yapıyor. Ha ben o kadar Ar-Ge yapabilir miyim? Hayır, ama gözüm de boşlukları görüyor çok şükür, bu da göre göre oluyor.

Müşteriler çok aptal: Yapma yaaa? Bi sen akıllısın yani. Teknoloji açı ülkemizde, artık insanlar eskisi kadar enayi değiller. Onları aptal yerine koysanız bile, bunu anlayabilirler. İnternet diye bişey var. İlkokul 4 terk, fabrika sahbi amcanın bile elinde internete giren cep telefonu var, sekreter kız da yapıyor olsa, amca eposta alıp yolluyor, internete girip fiyatlara bakıyor, inceliyor, araştırıyor. (En cahili bile işi nası daha ucuza sallarım diye uğraşırken, sen adamın karısına %1000 karla bulaşık tozu satıyorsun. Vallahi billahi diye de yemin ediyorsun.) Akıllım Ferrari fuarda, Yurdumun işadamı Ercan Malkoç'a aracı incelemek için izin vermeyince, (Ertex Oto Dekorasyon'un sahibi) spor otomobil üretmeye karar verdi ve başardı da! Etox Zafer adlı dizel spor otomobili modeliyle haftalarca manşetlerden inmedi. (Dizel spor otomobili konsepti diye bişey, dünyada yok! Tam Türk tarzı) Kendinizi büyük görüp insanları küçümsemeyin. Siz yapabiliyorsanız, başkaları da yapabilir. Hele ki "Anadolu Kaplanlarını" sakın kızdırmayın, siz adamlara açık kaynaklı yazılımı 600 dolar lisanla satmaya çalışırken, bir anda sizi satın alıp, sizi kovabilirler!

Müşteri kişisel özen istiyor artık. Doğum gününde hatırlanmaktan, cebine sms almaktan bile sıkıldı artık. Ama böyle şeyler fark yaratıyor. Örneğin, TURKCELL, aralarında benim de dahil olduğum FFHT yani Fütürsuzca Faturalı Hat Kullanan Deli müşterilerine, Premium adı vererek, 5. senenin sonunda, üstünde isim yazan Ahşap Kutuda Kahve Cezvesi, fincanı, ve türk kahvesi gönderdi, 40 Yıl daha birlikte olmak dileğiyle diyor. Tabii der, yurtdışında hayvan gibi konuşup, maaşın yarısını faturaya verirsen, olur. Ama anahtar kelime, "Kişiye özel hizmet", Temsilci efendi gibi arayıp, tarifeniz hatalı, şu tarifeye geçerseniz daha uygun olur diyor, ve doğru söylüyorsa, ben de vereceğim 3 liranın fazlalığına bakmam. Öte yandan Garanti adlı Yonca Bankası ise, "Yedinci senemizin sonunda size cillop gibi kredi verelim" diye mesaj atmış. O Maile cevap verecektim, ama hala kredi kartı aidatı fetişine yapışmış bankada ne işe yarar ki o mesaj. Ula ben ne yapayım krediyi? Adım belli, yaşım belli, elimdeki işler belli, mesleğim belli, tüm işlerim bilgisayarda, aylık ne harcadığım belli, bocumu kuruşu kuruşuna ödüyorum. Şu marketingi de bi filtreden geçir di mi ya? Yazık değil mi o spam mailleri smsleri atmak için harcanan elektriğe?

Boşlukları görelim. Mağazalar: Nereye gitsem çalışanlar, insanlara eşşek gibi davranıyor. Ya arakadaş, bi arkanı dön, bi yardımcı ol, bi güler yüz göster. Ağzında sakız, müzik sonuna kadar açık, bi ayağıyla ritm tutuyor, omzuyla tamamlıyor, yarım ağızla cep telefonu satmaya çalışan öküz var. Ha adamın patronunun umrunda mı müşteri? Yooo, ben burda tekim, cep telefonunu, yok işte elektronik cihazı seve seve alacaklar diyor. Teknosa, ElectroWorld, D&R, Tüm Cep telefonu satan yerler böyle. Nasıl bir şımarıklıktır, anlayamadım ki? Ama, sırf bir çalışanı, küçücük Laptop çantası için 45 dakikasını ayırdı diye, fiyata bakmadan, DARTY'ye gidiyorum. Silahları çek kullan (İndirim, çeşit, fiyat, taksit, kapmanya vs.), ama en temel görevini de düzgün yap. Oraya Ipod almaya gelen kişi, senin kaknem suratını çekmeye gelmiyor, ürün ile tamin olup, mutlu olmak için geliyor.

Müşteri aptal değil, anladık. Güzel muamele, onu da anladık. Yenilikçi olacağız, anladık. Sermayemiz beynimiz, OK. Ama son paragraftan çıkan daha önemli bir sonuç daha var. Çalışan.

Atatürk'ün Türk askeri ile ilgili bir sözü var. 1. dünya savaşı başlarında, albayın, paşanın biri "Efendim, bu Türk askeri, çok aptaldır, korkaktır, her savaştan kaçar.." deyince, "Efendi! Asker, ancak başındaki komutanın kaçtığını görürse, mevzisini bırakır." diye cevap verir. İstediğin kadar para yap, kar et, baştaki eşşekse, çalışanına da eşşek muamelesi yapar. O da gider, müşterine eşşek muamelesi yapar. Kalifikasyon yerine, hatırla eleman alırsan, o zaman patron olarak, kulak boyunu ölçtürme zamanın gelmiş demektir. Çalışanının adını veritabanında tut, çok kolay. Müşterine nasıl özel ilgi gösterip, doğum gününü kutluyorsan, çalışanına da aynı güzelliği yap. Herkese adil ol ama farklı şeyler söyleyenleri de dinle. İşe yarar bişey var mı gör. Çok mu zor yani? Ya da çok mu para, aynı CRM sistemini uygulamak? Değil.

Ha başta gerek var mı? İlk işe girerken 50 tane çalışan almaya? Büyük firmalar bunu yapıyor, o zaman benim de büyümem için, 500 çalışana ihtiyacım var mı demek gerekir? Hayır. Bu aynen, Bill Gates uçak alıyor, ben de zengin olmak için uçak almalıyım demeye benzer. Bırak uçağı, düşerken paraşüt bile bulamazsın. Öne kendin yap, yetişememeye başladığın anda, en uygun kişiyi bul, tasarruflu ol, net ol. Ne istediğin belli olsun. Telefonun olsun, kız açıp, 'Buyrun X şirketi, ben Elmas, nasıl yardımcı olabilirim?' desin, mesajlar sana yönlensin, yine olur. Yeter ki insanlar sana ulaşabilsin bir şekilde. (Evet, bu da benim en büyük sorunum. Bu hafta bu tavsiyemi kendim uygulayacağım bakalım.)

Devamı yarın… Bugünlük (29 Mart) kolum uyuştuğunudan, yarın devam edeceğiz.

Hakaret davası nasıl açılır?

Aynen telefon sapıklarına uygulanan prosedür uygulanıyormuş. İkamet ettiğiniz yerin savcılığına elinizdeki kanıt ile gidip dilekçe vermeniz gerekiyor. Kanıt olması da çok önemli. Neyse ki sistemimiz ip loglarını tutuyor. Dilekçeyi savcılığa verdim, bakalım ne olacak.

Dünyanın en uyuz reklamı

Hürriyet.com'da haber okuyorum, yanda bi heyhula zıp zıp zıplıyor:

Pejavend

Yapana en içten sevgi cümlelerimi yolluyorum.

Ey Hürriyet, bi türlü alışamadın milenyuma. Hala 1989 senesindesin.

Zihniyet

Zihniyet çok önemli bir kelime…

Zihniyet değişmezse, hiç bir değişim kalıcı olmaz.

Bir yazılım projesi düşün, eğer üst yönetim karar verse, ama çalışanların zihniyeti bunu kabullenmiyorsa, o information system başarılı olmaz. O-la-maz!

İnsanlar arasında birbirine saygı göstermek amaç değilse, orda adabı muaşeret dersleri başarılı olamaz, herhangi bir yerde insanların vizyonunu geliştirmek, onalara yeni kapılar açmak amaç değilse, orada eğitim tutmaz!

Her değişiklik için, ön adım zihniyet değişikliğidir. Zihniyet, yani düşünme biçimlerini değiştirmezlerse insanlar, orada hiçbir değişiklik kalıcı olmaz!

O zaman, en birinci amaç insanlara yeni bir düşünce tarzı sunabilmek. Bunun için uğraşmak, çalışmak, kişilere ilham verecek kişi olmaya çalışmak. Zaten karşıdaki alabiliyorsa, alır. Alamıyorsa da, alabilenleri gözden kaybetmemek.

Yol yapar belediyeler. Her su baskınında kaldırımları tamir ederler. CHP'lisi, AKP'lisi… Ama önemli olan, emekçinin işine gidebilmesi, yolların güzel gözükmesi, insanların rahat etmesi olmazsa zihniyet, o zaman bir sonraki yağmurda yine bozulacak o yollar.

Ya da, farklı öğrenme yeteneklerine sahip olan kimselerin, anayasal hakları olan eğitimi almaları ise zihniyet, o zaman o eğitim, yağmur, kar, çamur, katsayı dinlemez, AB'ye girmek isteyen bireysel olarak girer,  bilgisini, kaynaklarından (örneğin; internetten, kütüphaneden…) arttırır. Ama kısa yoldan, prestij elde etmek ise zihniyet, o zaman kişi idareten yaşamaya başlar.

Demek ki, özgür düşünmek lazım!

Demek ki, zincirleri kırmak lazım!

Bugün, tüm gecekonduları, sosyal konutlara çevirsek, kocaman meydanlar yapsak, evleri boysak, avrupaya benzemeye çalışsak, ne değişir ki? Ya da en güzel tıbbi aletleri alsak, duvarları en güzel renklere boyasak, amacı para kazanmak olacak bir hastane hangi insanları nutlu edebilir ki? Ya da dünyanın en iyi eğitim sistemi olduğunu iddia eden, ve özgürlükçü eğitim verdiğini iddia eden bir üniversite bile olsa, zihniyet değişmedikçe, gençler söz sahibi olmadıkça, neye yarar o üniversite?

Zaman değişiyor. Bilgiye ulaşma yolları değişiyor, doğruyu anlamaya çalışma yolları değişirken, dünya değşirken, bu değşimi kaçıran hangi görüş, ideoloji, fikir, inanç yaşayabilir? Hiçbiri yaşayamaz, benimkiler bile.

Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki artık haftalarda değil, dünya saatler, hatta saniyeler içinde değişiyor. Bir facebook çıkıyor, yeniliği yapıyor, voleyi vuruyor, ya da twitter diye bir şey çıkıyor, faceboook'a gol atıyor. Amcamızı yenilik olmazsa, biz Türkiye olarak bunlarla nasıl rekabet edebiliriz ki? (İngilterere'de bir kitapçıda bütün kat bilgisayar kitaplarına ayrılmıştı. vs, vs…)

O zaman nedir, yeniliklere ve değişime açık olmak gerekir.

O zaman nedir, insanlara yeniyi anlatmak gerekir.

Onların bazı şeyleri kendiliğinden talep etmesini beklemek değil. Acele etmek gerekir.

Yapmak ve SEVEREK yapmak gerekir.

Kupkuru

4 bin kelime geçer aklımdan,
Çarpar, dağılır yere usulca,
Kansız bir devirm oldu der polis,
Kara bir delik kendini yutar

Koşardım kırık bir ayakla,
Süzerdim çevremdeki bakışları,
Matador misali çektim perdeyi,
Karanlık bulutların üstüne

Devrim, devrim, devrim,
Avuçlarımdaki soğuğu,
Yoketmeye yetmiyor ateş,
Ve ellerimi sana tutuyorum,
Sen de yetmiyorsun

Evde 16.02.2010

Bazen ben

Buraya girip eğer yazıları okuyan varsa.. ki burası gayet sessiz oluyor genellikle çünkü, nasıl bir ruh hali içerisinde yazdığımı anlayabilirler.  Tabii bir de ben kendimi anlayabilsem.

Bir kaç gün önce dikkatimin dağıldığından bahsetmiştim. Okulun rehberlikçisine ordan da doktora falan da gitmiştim. Direk DEHB teşhisi. Neyse o, o kadar önemli değil de, ilacı kullanmaya başlayalı beri, ruh halimin iyice dengesinin kaydığını hissediyorum. Biz buna alışma süreci diyelim. Başlamadan önce de moralim bozuktu zaten. Sadece şu aralar elektrik çarpmış gibi hissediyorum.

Aslında bunca psikoloji, psikaytri kitabı okuyan bir insan olarak, anladığım olay şu:

1. Sorunlarımız ne kadar büyük olursa olsun, onlardan etkilenip facia haline getirmeyi, insan kendisi seçiyor.

2. Okul olmasa, para sıkıntın olmasa, kız arkadaşını kafana takmasan, bir an için bunlar hayatında varolmamış olsa, belki acı çekmeyecektin. Demek ki aslında temelde insanın mimarisinde olan bir şey değil, durduk yere acı çekmek.

3. Bu konulara ne kadar çok bağlanırsan, o kadar önem veriyorsun, garantisi olmayan şeyleri, aklında garantilemeye çalışıyorsun, bunları kişiliğin için kendine bir dayanak noktası haline getirmeye çalışıyorsun. Biri patlak verince, dayanak noktan yıkılıyor ve depresyona giriyorsun.

4. Başkalarına teskin edici konuşurken, sen kendine hiç acımıyor, her an hakaret edip, umutsuzluk tohumları ekiyorsun.

5. Böyle olunca da karar almaktan, olaylardan kaçıyorsun ve sorunları daha da belirgin hale getiriyorsun.

Bu da böyle salak bir kısır döngüye girince de işler içinden çıkılmaz bir hal almaya başlıyor ve tekrar sigaraya başlıyorsun vs.

Bi de düşünce kalıpları var tabi. Ya hep, ya hiç: Bu böyle olmazsa yaşayamam. Facialaştırma: Eyvah, vizem kötü geldi, mahvoldum. Aşırı genelleme: Kız arkadaşımdan ayrılırsam, hayatım çok kötü geçecek. Olumsuza odaklanma: Vizeler kötü, işlerim kötü, aşk hayatım kötü vs. Çok belli ve hatalı olan bu düşünce kalıpları, genellikle her olumsuz olaydan sonra ortaya çıkıyor, ve her seferinde de aldanıyorum.

Bilişsel psikoterapi diyor ki, bu kalıpları değiştirmeye çalışırsanız, depresif düşünceleriniz zayıflayacaktır. Kaynağı budur.

Peki ya kaynak başka yerdeyse?

« Önceki SayfaSonraki Sayfa »