Archive for Mayıs, 2010

Mtkocak feat. Powerglove - Tetris

Mtkocak feat. Powerglove - Tetris

Kayıt : 5 Mayıs 2010

(Tetris oyununun melodisiyle)

Sen beni sevdiğini, bana söyleyerek, hep benimle oynarsın,
İstediklerin olmayınca da, hemen bana surat asarsın

Ben seni bir dakika dahi geç arasam, gelip hesap sorarsın,
Birazcık tartışsak, azcık sorun yaşasak, hemen ayrılmaya kalkarsın

(aranağme)

3 milyar hatun içinde en delisi beni buldu,
Günlerim alışveriş merkezlerinde geçer oldu,
Aradım mesaj attım adım ilgisiz adam oldu,
Ne yapsam yaranamadım, hayat bana zindan oldu

Hiç bir zaman anlayamadı,
Ne dediğimi ve de söylediğimi dinleyemedi,
Kendine bir dur diyemedi,
Başımın etini yemekten hiç usanmadı

(Solo ile beraber)

Beni yoruyor o, beni yoruyor o, yine de arıyorum,
Arama diyor o, arama diyor o, yine de arıyorum

(en baştan tekrar)

5 Yıl sonra 16 Nisan 2010, Evde

Yeni parça: Üsküdar Cover!

Mtkocak - Üsküdar 2

İlkokul + İtalyan Ortaokulu + İtalyan Lisesi + Sabancı Üniversitesi'nden 17 yıllık eğitim öğretim hayatımda neler öğrendim?

İnsanların ne kadar acımasız olduğunu öğrendim, bir kağıdı bir saniye geciktirdi diye, mevzuat böyle deyip, egosunu tatmin edip, ödeve red veren psikopat insanların var olduğunu öğrendim.

Etraftaki 2-3 tane kız için ağzını yayarak en yapmacık TRT türkçesiyle, yapay yapay kendini övmenin prim yaptığını öğrendim.

Gerçek bilginin, bir şeyler yapma isteğinin, başkalarına yararlı olma arzusunun, değil teşvik edilmek, söndürülmeye çalışıldığını öğrendim. Efendilikle, saygıyla, iyi olma isteğiyle dürüst olmanın, hiç bir prim yapmadığını, aksine yalancılığın, laf cambazlığının, saçmalamanın, bu sanal fanusta iyi iş yaptığını gördüm.

Alçak, orta, yüksek, tüm eğitim katlarının, insanlara sorgulayan bir akıl, çelik gibi bir tecrübe vermek yerine aslında tek sıra halinde yürüyen sıra neferleri yetiştirmeyi amaçladığını öğrendim.

Hocaların, aslında o kadar da kutsal bir görev yapmadıklarını öğrendim. Öğretmenlerin öğretmekten, öğrencilerin öğrenmekten daha önemli işleri olduğunu öğrendim. Dayatılan resmi tarihe karşı, kendi resmi tarihini dayatanların var olabileceğini öğrendim, ya da mağdurun mağrur olabileceğini.

Önceki gün sana selam vermeyen adamın, yüzsüz yüzsüz gelip ders notu isteyebileceğini, kendini gösterdiğin bir alanda kıskanılan bir başarın varsa, insanların ne kadar aşağılıklaşabileceğini, her gün yüzüne bile tükürülmeyecek kişilere selam verip, onlarla konuşmak zorunda kalıp, onların da senin arkandan hikayeler uydurup konuşmalarına tahammül etmeyi öğrendim.

Çok parlak konuşan, şöyle managment bilirim, böyle ticaret kralıyım diyen insanlardan kaçmak gerektiğini öğrendim. Ulusal bir dergiye başımdan geçenleri yazdım, 100 TL telif aldım.

Hiç bir şey bilmediği alanda, sağdan soldan duyduğu kulaktan dolma bilgilerle, sana birşeyler kanıtlamaya çalışan insanlara şefkatle yaklaşmak gerektiğini öğrendim. Ya da kendi haline bırakmayı.

İnsanlara gereğinden fazla değer, gereğinden az mesafe vermemek gerektiğini, kişilerin gerektiğinde ne kadar çirkefleşebileceğini, kimseye acımamak gerektiğini öğrendim.

Okulların eğitim yuvası olmadığını, meslek edindirmedğini, bilgi vermediğini, özellikle ülkemizde, en kral okulda bile sadece iyi ezberle, sınava aynısını yaz onu yap, sistemiyle işlediğini öğrendim. İlkokulda 1, Ortaokulda 1, Lisede 1, Üniversitede 2 kere laboratuar dersine girdim, uygulama öğretmek diye birşey yok.

Türkiye'de “Mış gibi yaşadığımızı öğrendim.” Öğrenirmiş gibi, eğitirmiş gibi, şehirmiş gibi, hastaneymiş gibi, okulmuş gibi. Ama bunların hiçbirinin gerçekte varolmadığını, 100 sene önceki milli eğitim bakanının sözüyle, öğrenciler olmadan nasıl iyi yönetirdim eğitim bakanlığını mantığının hala aynı olduğunu, kimsenin aybaşında alacağı primden başka bir şeyi sallamadığını gördüm. Temizliğe gelen kadınların 3 ayda bir, tazminat verilmeden işten atılabilmeleri için, iş akitlerinin feshedilip yenilendiğini, buna da kimsenin ses çıkarmadığını, öğrencilerin ise okul ve kendileri ile ilgili kararlarda hiçbir söz haklarının olmadığını gördüm. İnsanların yıldırıldığını, bastırılıdığını, umursamazlaştırıldığını gördüm.

İş yapan, parlak ticari girişimlerin değil, kurumsal şekerlemelere kanan, modern köleler yetiştirilmeye çalışan bir makinanın dişlileri arasına kendimi soktuğumu öğrendim.

Böyle eğitim mi olur? Bir anımı anlatayım, SPS 303 dersinde, finalde düşünürlerin modern çağda kurumların insanların potansiylellerini gerçekleştirmelerine yardımcı olmaları gerektiğini, bireylerin birbirlerinden farklı olduklarını, bu farklılıklara saygı gösterilmesi gerektiğini yazarken, 400 kişilik amfide, kaşı gözü bile birbirine denk iki insanın olmadığı yerde, hepimize aynı şeyin öğretildiğini, hepimizden aynı şeyleri yazmamızın beklendiğini gördüm. Ne kadar acı değil mi, daha sen kendin söylediğin şeyi uygulamıyorsun.

Ama en acısı da, insanların da çan eğrisi sistemi kadar akıllı mantıklı, düşünceli, iyi kalpli olduğunu öğrendim. Çanın ortasında isen mutlu olman garanti.

Sonuç olarak, aslında söylendiği gibi, hayatın okuldan daha zor olmadığını, okulun insanı hayata hazırlamadığını, aksine okulun insanı hayata geciktirdiğini öğrendim. En güzel, ve en doğru eğitimin, sahada, sahte iş planları çakma yazılımlar yaparak değil, gerçek işler yaparak alınabileceğini öğrendim. Asistanların hocalardan daha bile fazla egoya sahip olabileceğini, sınav çıkışı sorduğum genetik dizilimde genetik algoritma kullanılır mı sorusuna yarım ağızla, eh internetten bakabilirsin cevabını verebildiklerini öğrendim. E sen ne için duruyorsun orda? Kağıt toplamak, ha bir de millete sabancıda asistan oldum diye artistlik yapmak için.

Eğitim sistemi bu olmamalı, 30 kişi kuşbeyinli papağanlar gibi sınıflara doluşup hocaları dinlememeli. Belki ben sözel öğreniyorum, ya da görsel iletişimim daha kuvvetli ya da DEHB hastasıyım belki, neden potansiyelimi gerçekleştirmeme izin vermiyor sistem? Bilginin ışık hızıyla aktığı internet çağında ne hocası? Bana neden proje yaptırmıyorsun? Neden beni iki üç tane yazılıma mahkum ediyorsun? Neden kabul edilmiş projenin siparişini maliyeti yüksek diye geciktiriyorsun? Neden mesai saatinden erken çıkıp (15:00) sonra da neden perşembe gününe bıraktın diye benle polemiğe giriyorsun arkadaş ya? Nedir bu bürokrasi, kağıt kürek arkadaş ya? Bir lazer 10 saatte bulunmaz mı? Sonra da ağlıyorsunuz Türkiye'de hiçbir şey yok diye.

Nerde insanların kendini ifade edebileceği bir ortam, gerçek düşünce ve ifade özgürlüğü var mı? Hem anglosakson hayranısınız, hem de oralardaki kadar düşünce ve ifade özgürlüğüne, demokrasiye tahammülünüz yok. Arkadaşına verdiğin yazılı kağıt parçasını kamera çekerse bildiri dağıtmaktan, okuldan atılabilirsin, YÖK yönetmeliği. Ama kafayı oyundan, internetten BK'dan kaldırıp kapının altına atılan bildiriye bakacak mecalin yok. Gerçek özgürlük ve destek olmadan, düzgün üretim olmaz. Yalancı üretim olur. Mantıksızlık kanıksanır. Ne demek arkadaş ya, Yurtlara %50 zam yapıp, Türkiyenin en büyük nanoteknoloji merkezini kurmak? Hani paranız yoktu? Bu ikiyüzlülük değil mi? Yok, varsa yoksa gösteriş yaparız, ne de olsa. Sorgulayan yok, değil mi? Eylem yapan da yok? Korkuyor insanlar. Ama kit dorm tarafındaki havuzun kenarından iki saatte 45 tane eli belinin iki metre uzağında kabadayı fresh delikanlılar geçer. Ama eyleme korktukları için katılmazlar, bu tabakalar. Harvard olacaklarmış, imaj zedelenmesinmiş, yerim sizin harvardınızı.

Araştırma dediğin, Türkiye toplumu ise, ne zaman gittin Kırşehir'e? Kalkıp Tekirdağ'a, Van'a gittin mi? Datça'a, Fethiye'ye gidince Anadoluyu dolaşmak olmuyor o. Ama gazeteden, ordan burdan oturup, kafelerde sallamak kolay. Ben de seni önemli bir insan sayayım. Önce en az benim kadar kitap okuman lazım (Ayda 5) Sonra seni belki önemserim.

İş planı olayına da hastayım, ekonominin başındakı, damarını kessen beyaz akacak kişiye, iş planı, girişimcilik konularında soru sordum o da aynen yukarıdaki gibi internetten bakmamı söyledi, ya sen necisin arkadaş ya? Onu da dergiye yazdım 100 TL'ye dahil oldu. Ama çakma iş planının iyi yazamazsan, iyi yalan söyleyemezsen, kalıyorsun. O yüzden kapitalizmde ilerleme yok.

Bu kadar olumsuzluk yeter. Biraz da olumlu olalım, İstanbulluların zamanında Ankara için söyledikleri söz sanırım gerçek, en iyi yanı İstanbul'a dönüşü. Eğitimin de en iyi yanı, bitişi. Kimisi sever, kimisi nefret eder, kimisi eleştirir, nefret edilen kişi olur. Sanırım her zaman 3. grupta oldum, yukarıda Tahir'in dediği gibi. Ama insanların yüzüne bakıp sırıtacağıma, küfürü basıp, tükürürüm daha iyi, en azından daha samimi olur. İlerde bir üniveriste de biz kurarız belki. Sakıp Ağa'nın kemiklerinin sızlamadı durur o zaman, yetişirsek de belki Atatürk'ün de kemiklerinin sızlamasını durdurmaya uğraşırız.
Belki o zaman, yeniliklere açılır insanların aurası, kabul ederlerler, kendilerinden farklı olanları, ya da farklılıklar. Belki o zaman insanlar, birbirlerini anlamaya, kendilerinden başkaları, hatta henüz doğmamış olan gelecekteki başkaları için çalımaya başlarlar. Günümüzdeki eşitsizliklere, haksızlıklara, zengin fakir ayrımına, kötü muamelelere karşı yerlerinden doğrulurlar az bile olsa.

Mutlu Tevfik Koçak
Yıllık yazısı

20 gün niye yalan oldu?

Evet, aynen öyle oldu. Yalan oldu. Şimdi özeleştiri vakti. Nedenleri neler?

Şimdi şöyle, kendimi tam olarak hadiseye veremedim. Aslında ilk dönem tüm bu kararlara uymuştum, fakat bu sefer olmadı. Birincisi ben inanmadım. En büyük sorun ve sorumlu da burda ben oluyorum. Çok kötümserim. Belki bir arkadaşımla konuşsam, ona inanma gücü, olumlu bakış açısı vermeye, moralini düzeltmeye çalışırım ama konu kendim olunca, çok gaddarlaşıyorum. Bittin oğlum sen, hiçbişey yapamıyacaksın, herşey en baştan yalan oldu, vs.

Toyota'nın bu gibi konular için geliştirmiş olduğu harika bir yöntem var. Hatalar sonucu ortaya çıkan istenmeyen sonuçlara 5 kez neden diye soruyor. Örneğin;

1. Makinalar durdu. Neden?
2. Çünkü soğutma tertibatı çalışmadı. Neden?
3. Yağlanma iyi yapılmamıştı. Neden?
4. Yağlamayı yapacak işçi, prosedürü atladı. Neden?
5. Çünkü çok yorulmuştu. Neden?

Sonuç: Çünkü yağlama zamanı, gece vardiyasının sonuna denk geldi.

Yani sorunun en temeline iniyor bu yöntem. Ama önce sorunları tesbit etmemiz gerekiyor. National Geographic'teki belgeselleri izleyenler bilirler, facialar tek sebeple meydana gelmez. Konuda rol oynayan, hatalar zinciridir. Aslında zincirin bir halkası kırılsa, belki o facia meydana gelmeyecek. Bu nedenle sürekli iyileştirme olayı çok önemli. Devam edelim.

Moralim çok bozuk olduğundan, iyi motive olamadım. Evet, bunun belli başlı sebepleri var, sürekli sallantıda olan bir arabadaymış gibi hissettiren bir özel hayatım var ve bir türlü sonuca varamadım. İki günde bir değişim var. Ve bu da benim moralimi bozuyor, kafam başka şeylerle meşgulken, dikkatimi toparlayamıyorum. Ailemle ilişkim bozuk, iletişimimiz neredeyse yok, yani onlara göre var da, bana göre yok. Görüştüğümüzde de sürekli bir problem çıkıyor. Bu da önemli bir etken.

Zamanı kontrol edemiyorum. En büyük sıkıntılardan birisi de bu. Yani o anda benim için önemli olan ne ise ona koşuyorum tamam, ama gerçek önem sırası böyle olmayabiliyor genellikle. Erişkin Dikkat Dağınıklığı, aman yönetimine olan dikkati de mahvediyor. Saat diye bir kavram yok. Çalışma saatlerim, iş sıram, önem sıram belirsiz. Bu nedenle çoğu şeyin sırası kaçıyor.

Hayır demek diye birşey yok. En kötülerinden biri de bu. Yani o an benim için önemli bir şey olsa bile, zor durumda olduğunu belirten hiç kimseye hayır diyemiyorum. Aslında en zor durumda olan benim.

Birinciye dahil olan bir konu ama şöyle; her gün diyorum ki, şu yapmam gerekenleri, kaçırdıklarımı, eksik konularımı bir yazayım, sonra aklıma geldiğinde konu gözümde büyüyor, yazmaya korkuyorum ve kaçıyorum. Biliyorum, aslında bölüp parçalayıp, bir ucundan başlamak gerekiyor, ama olmuyor işte. Duyurulara, sınav notlarına, kaçan ödevlere bile korkumdan bakamıyorum. Başka bir arkadaşım olsa, boşver, hala hiçbirşey bitmiş değil, maç 90 dakika oynanır derim, ama kendim panik içindeyim.

Albert Levi hocamın deyişiyle, gaza gelemiyorum, yani motive olamıyorum. Aslında bize birşeyleri yaptıran iç enerji olan gaz, bende bir türlü ateş alamıyor. Etrafımda beni gaza getirecek kimseyi bırak, zaten herşeye karşı yalnız oluyorum genellikle. Günlerim tek başına geçiyor. Var olan kişiler de olumusuz konuşuyorlar, ateş alması gereken gaza karbondiosit basıp motoru boğuyorlar. Bak yapamazsın, okul uzarsa dayanamazsın, kötü olur falan, vs, vs.

Genel bir körlük var, durumlar yüzleşemiyorum, bütünü kabullenmek yerine, hayıflanıyorum. Belki okulum uzasa bu kadar acı çekmeyeceğim, ama moralim bozuluyor işte, kendime yediremiyorum belki bocalıyor olmayı, o yüzden daralıyorum. Hayat, her gün işkence haline geliyor. Ne yapacağımı bilemiyorum, yaptığım hiçbir işten tat alamıyorum.

Genellikle de bu kısır döngüler beni depresif zamanlara sokuyor. Bir uyanıyorum, sanki cehennemdeyim, hayat bitmiş, herşey gri, sokağa bile çıkmak gelmiyor içimden ve mutsuzum. Yaşamak bile istemiyorken, ödevi nasıl düşüneyim, kapanıyorum eve. Recep İvedik 3 gibi takılıyorum. Al gitti mi sana 9-10 gün daha, hayattan aktı gitti. Yin Albert Hoca'nın deyişiyle beni öldürmeyen her acı güçlendirir, tamam, ama dayanlıacak gibi değil bu.

Biraz biraz kendime ufak meşgaleler ayırdım, kısır döngü kırılsın diye, TRT Gençlik korosuna geri döndüm, o biraz beni çemberden çıkarır gibi oldu. Full anti depresif işler yapmaya çalışyorum, ama yangın sönmedi bir türlü.

Genel bir düzensizlik hakim. Evim düzensiz, aşk, aile, iş hayatım düzensiz, masam düzensiz, bilgisayarım düzensiz, zamanım düzensiz. Düzen nedir, bir şeylerin sıralı olması, (Sorted) yani sıralı olsun ki, aradığın kaynağa kolayca ulaş. İşte bende olmayan şey.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar.

Özetlersek

1.Kötümserlik
2. Moralsizlik ve Depresif zamanlar, kısır döngü
3. Dış etkenler, aile, sevgili vs.
4. Yanlızlık, tek başına olmak, daha da ötesi, gerektiği zaman olumlu yönde motive edecek kişilere ulaşamıyor olmak

Gelelim Toyota sistemine;

1. Kötümserlik

Neden?

Bilişsel psikoterapinin savunduğu en temel görüş, inanç, biliş (yani düşünce) ve hislerin birbiri ile bağlantılı olduğu. Kötümserlik ve olumsuzluk hissini yaratan düşünce, o düşüncenin temelinde de inanç var. Genellikle başıma iyi şeylerin gelmeyeceğini düşünüyorum, negatif düşünüyorum yani. Halbuki, yazı tura bile atılınca, sonsuzdaki değer dağılımı %50. Kötü şeyler de olabilir ama karşısında iyi şeyler de olabilir.

Neden negatif düşünüyorum?

Olumlu geri bildirim alamadığımı düşünüyorum. Yaptığım işler takdir edilmiyor, ya da edilse bile ben sanki onları filtreliyorum, ya işte kibarlığından söyledi falan diyerekten. Olumsuz birşey olunca da pekiştiriyorum, işte bak gördün işte, sorumsuzun tekisin, ondan oldu diyorum. Temelden gelen bir olay sanırım.

Neden yaptığım işer takdir edilmiyor, ya da ben öyle düşünüyorum?

Aslında iyi olduğum çok alan var, ama sonuca kendi beklediğim alanlarda iyi olmam gerektiğini düşünüyorum. Yani, herşeyden önemlisi dersler vs, diyerek kendimi mutsuz ediyorum.

Neden filtreliyorum?

Çünkü bu zamana kadar bana, derslerin ne kadar önemli olduğunu sürekli tekrar eden, bana bu endekse göre sevgi ve saygı gösteren bir ailem oldu. Bu da beni bu konuda sürekli moralsiz tutuyor. Üstelik, ailem derslerde başarılı olduğum zamanlarda bile o kadar değer göstermiyor.

Neden değer bekliyorum?

İnsan yatarken bile ensesinin arkasına bir yastık koymak istiyor. Birileriyle beraber olmak, beraberce birşeyler yapmak istiyor. Ama sorun da burda, belki beklentilerimizin yüksek olduğu insanların, önem sıraları bizim önem sıralarımızla aynı değil. Bunun farkında olmamak da bizi farklı arayışlardan alıkoyuyor, çıkmazda tutuyor.

İşte 5. nedenin cevabı. Peki farklı ne olabilir, motivasyonu yükseltecek, insana manevi olarak tatmin edecek, mutlu edecek ne olabilir?

Evet, kendime bir evcil hayvan aldım, kedi, adı da "Komünist", (Evet, 1 mayıs'ta geldi) ama sevdiğim için aldım, hem daha yavru. Bir de köpek alacağım. Tabi bu bir artı. Başka ne olabilir? Eldeki şeylerin çok azını ufaktan ufaktan bitirmeye başlamak. (Zaten onun için uğraşıyoruz.) Peki başka? Bazı işleri Allah'a bıraksam? (Zaten işim Allah'a kalmış.) O alanda da yeterli çabayı gösterdiğimi düşünüyorum, daha da iç huzura yönelik işlere girişebilirim. Başka? Hobi tarzı faaliyetler olabilir, ki zaten elimde yeterince var, geçici bir süre beni oyalıyor, mutlu oluyorum ama geçici bir süre. Spor, evet anahtar kelimelerden biri de bu. Spor yaptığım zamanlarda bu kadar kolay dağılmıyorum. Peki, tüm dış motivasyon araçlarına karşı iç motivasyon olarak ne yapabilirim? Bakış açımı değiştirmeye zaten çalışıyorum. Sürekli bir farkındalık yaratabilirim, kendime bazı şeyleri hatırlatabilirim. Her gün tekrar eden, ders dışı bir dayanak noktası belirleyebilirim. Belli saatte yemek yemek gibi.

Neyse, daha henüz hiçbirşey bitmiş değil, yenilmedim, yensek de yenilsek de lig her zaman devam ediyor. İyi oynayan kazansın.

Var mı umut?

Cadd9 Dadd9
G D C Cadd9

Öyle yabancıyım ki aleminize,
Yoktur alacağım hiç, herbirinizden.
Kalmaz hiçbir zaman aklım en ufacik bir köşede,
bilmese de umrumda olur mu, ordaki ama kafile?

Ve derde dalar bazen, fasıla tutsağı gözlerim,
Anlayamaz, konuşamaz tutulur dilim, çıkmaz sözlerim,
Ve düşse üzerimize bir tutam aydınlık,
Dinmez cereyanı ama ne yazık ki nafile.

Burdadır devam eden rüzgar, belki dinmedi daha,
Ama tutulmuş kolları, gevşemedi hala,
Derdine derman aramayla eğlenir, görevi olan,
vermez hiçbir sırrını, atlanmadı ki o büyük badire.

Kondurmaz hiçbir tozu burnunun üstüne, arsız dilber,
eğri gözlüğünün üstünden, bakar ve beni gözler,
ben ise değilim oralı, ama buralı bile değilim,
Hesabımı aştı, iflasa sürükledi, bu amansız tarife

Ve kendi kendime konuşur dururum,
Akacak sözlerim bulur mu bendini,
Dönse başım, kaybeder kendini,
Bilmesende çıkıyor alttan alttan o hadise.

Evde, 5 Mayıs 2010