Archive for Mayıs, 2007

Genç Dangalaklar

Aslında üstüne yazı yazıp da bu varlikların kendilerini önemli insanlar zannetmelerini sağlamak doğru mu, değil mi bilmiyorum.

Bir kültürü, bir milleti yok etmenin yolu, kültürüne ve gençliğine saldırmaktan geçer. Basit bir kuraldır, etki alanınızı genişletmek istiyorsanız, önce kişileri kendinize bağlayacaksınız.

Uzun yıllar boyunca, terör örgütleri, dinci gruplar, ideolojik organizasyonlar aynı stratejiyi izlediler, 10 adımı olan bu strateji etkin bir sonuç vermiş ki, gencecik insanlar, beyinleri yıkanarak bebek katilleri haline gelebiliyorlar;

Eğer belirli bir amaca (yıkıcı ve zararlı) yönelik bir grup oluşturmak istiyorsanız, önünüzdeki yöntemler belli. Bunlara karşı etkin bir şekilde beyninizi yıkatmamak istiyorsanız, bu adımların ne olduğunu bilmelisiniz. Bu tip gruplar yıllarca ülkemizde var olan çelişkilerden beslenerek, bir takım dış güçlerin maddi ve manevi her türlü desteğini alarak, tek bir amaca yönelik faaliyet göstermekteler, Nedir bu amaç?

"Ülkedeki düzenin, işleyişin, kanunların ve devletin gücünü zayıflatarak, vatandaşların devlete olan güvenini sarsamak, doğal olarak oluşacak anarşiden yararlanarak müdahele zeminini meşrulaştırmak."

Bu amacın gerçekleştirilmesi için oluşturulacak organizasyonun, hiyerarşik yapısı, göstermelik amaçları gruptan gruba değişmekle beraber, gelinmek istenen sonuç hep aynıdır.

Dikey organizasyonlar; bir lidere ve yönetici kadrolara sahip olan, tepedeki gizemli veya karizmatik olarak gösterilmeye çalışılan başın emirlerine uyan, ast üst ilişkisine sahip gruplardır.

Yatay organizasyonlarda ise lider değil ideoloji ve sempatizanlık ön plandadır. Sempatizan olan kişiler gruba destek için ne eylem yaparsa yapsınlar, bundan yararlanacak olan yine büyük yapıdır.

Adım adım incelersek;

1. İdeoloji ve çelişkilierin seçilmesi

2. Yönetici kadroların oluşturulması.

Burada önemli olan bir nokta yasadışı veya yasal görüntüye sahip olan grubun dış desteğinin sadece yönetici kadrolar tarafından bilinmesidir. Daha alt düzeylerdeki sempatizanlar, bu ilişkiyi bilmez, safça hislerle, duygularıyla hareket ederler. Gruplarda önemli olan, kişilerin belirli bir noktadan sonra, akıl yeteneklerini ve sorgulama güdülerini kaybederek önlerine sunulan kutsallar uğruna mücadele etmelerinin istenmesidir. Unutulmamalıdır ki bir kişiyi cani yapan duygu, düşünmenin ve sorgulamanın yitirilmesinden sonra oluşur.

3. Sempatizan toplama ve üye toplama. Zaten konumuz da bu.

Özellikle beyinlerinin yıkanması, taassubi inançların ve derin ön yargıların oturtulması kolay olan kimseler olan gençler, bu tip grupların baş hedefidir.

Sempati duyan kişi önce takip edilir (fiziki olarak değil), hakkında bilgi toplanır, ekonomik durumu, düşünce tarzı bilinerek davet edilir, kişinin ilk anda ürkütülmemesi amaçlanır.

Davete uyan kurbana karşı uygulanacak çeşitli mizansenler vardır. Kişinin kendisini grupta mutlu ve kendine güvenli hissetmesi amaçlanır. Karşısına bir sürü anlaşılması zor, genellikle saçma sapan yayınlar konur, ve grupça hareket edilir. Grubun bu tip faaliyetlere verdiği tepkiyi taklit etmeye çalışan kişi de kendini bu faaliyetlere katılmak zorunda hisseder ve beyin yıkama süreci başlar.

Tanışmadan sonra, uygulanacak mizansen, kurban ne konuşursa konuşsun ona bir ışık görüldüğünü, ne kadar yetenekli olduğunu belirten konuşmalar yapılmasıdır. Daha sonra bu mizansenleri gerçek sanan genç, kendini gruba daha bi bağlı hissedecektir.

Kitap ve yayaın zırvalarıyla beyni yıkanan genç kendisin grubun gerçek bir üyesi gibi hissetmek için eylemlere bir an önce başlamak ister. Bu aşamada uygulanan mizansen de daha hazır olmadığı, uygun olmadığı gibi konuşmalardır. Bu aşamada yapılan aslında, kişiyi kışkırtarak, onun eyleme daha hazır hale gelmesini sağlayarak, akli fonksiyonlarını, sorgulama yaparak tereddüte düşmesini önlemektir. Bu aşamadan sonra beyni iyice yıkanan üye, üstlerinin vereceği her türlü emre itaat edecektir.

İşte bir insanın vatanına, ülkesine ve milletine ihanet ederek, dış güçlerin elinde oyuncak olabilmesinin metodu.

Grupların kullandığı ideolojiler eskiden aşiri marjinalken, bugün artık temel olan bir takım söylemler üzerinden faaliyetler yapılmaktadır. Zamanında Karen Fogg gibi şahsiyetlerin elektronik postalarında vurguladıkları, gençlerin devlete olan güvenlerinin sarsılması vb, gibi söylemler, artık yüzlerine demokrasi maskesi takmaya başlamışlardır. Darbelere karşıyız, demokrasi istiyoruz diyerek, etnik özellikleri kışkırtarak ulaşmaya çalıştıkları tek amaç, anarşidir. Bundan doğacak kaos ortamından kimlerin yararlanmak istedikleri de gün gibi ortadadır.

Halkın büyük bir kısmı yoksulluk sınınrının altında yaşarken, cari açık nedeniyle ekonomik bağımsızlığımızı yitirmişken, işsizlik belası her yeri sarmışken, entelletktüel ve aktivist olduklarını söyleyen malların böylesine salakça eylemler yapmaları ancak yukarıdaki amaçlarla açıklanabilir.

Bu tip faaliyetlerle, inanılması güç vatana ihanet tarzı söylemleri öven insanların kimler tarafından finanse edildiği de bellidir. Bunların dış güçlerden para, fon, yardım, burs gibi olanaklarla desteklendikleri açıktır. Bir insan, hiç bir geçim kaynağı olmadan, maaşı olmadan nasıl yaşayabilir ve bu insanın bu tarz faaliyetleri de varsa bu başka ne ile açıklanabilir?

Kendi benliğimize, aklımıza, soru sorma ve sorgulama yeteneğimize sahip çıkalım, bu tip oyunlara hiç bir yakınımızın kurban olmasına göz yummayalım.

Ankara'daki saldırı ve CNN Türk.

Patlamadan sonra çaresiz insanların yanmış bedenlerini zorla izlettiren bu kalitesiz kanalın yaptığı sorumsuz yayıncılıktan ötürü izleyici temsilcisine gönderdiğim elektronik postayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Sayın Yetkili,

Anakara'daki hain saldiri sirasinda göstermiş olduğunuz sorumsuz, bilinçiz, aç gözlü ve art niyetli yayıncılık anlayışınızdan ötürü sizi kınıyorum.
Görüntüyü yayından kaldırdık, sakıncalı gördük demişsiniz ama, açgözlülüğünüzden yayınladığınız video youtube'da bütün dünya tarafından izleniyor. Avrupalı ve Amerikalılar bu tip saldırılar sonrası sorumlu davranırken, sizler haber alma özgürlüğü adı altında her türlü pisliği yayınlıyorsunuz. Çocukların okuduğu gazetelere timsahın ağzında insan kolu fotoğrafları, internet sitelerinizde insanların öldüğü vahşet dolu videolar ve dehşet. Ve insan gerçekten asıl dehşeti sizin değersiz ürünlerinizle karşılaşınca yaşıyor.

Sizden ricam, artık insanlara zarar vermeyi bırakmanızdır. Bu son yaptığınız sorumsuzluktan sonra yapabileceğiniz hiç bir savunma kalmamıştır. Lütfen bütün faaliyetlerinizi Türk Halkına verdiğiniz zararlardan ötürü özür diledikten sonra durdurun. Artık halk sizin gibi en aşağı seviyede popülist, fırsatçı ve tekelci yayın zihniyetini istemiyor. Halk sizi istemiyor, anlamıyor musunuz? Kendinize plazalarınızda addettiğiniz yüksek değerler ve ilkelerin de insanların gözünde hiçbir öneminin kalmadığını anlayın artık.

Bırakın Arıtk.
Mutlu Tevfik Koçak

Kanınıza dokunmuyor mu?

İnternette dolaşırken şöyle bir yazıya rastladım, o kadar önemli bir yazı ki buraya koymaktan sakınmadım, her harfine katılıyorum. Lütfen yazılanları dikkatlice ve sonuna kadar okuyun:

Ülkede azıcık Türklük şuurundan nasibini almış her insanın kafasında hep aynı endişe var: Nereye gidiyoruz?

Ülkede mal ve can emniyetinin kalmadığının en büyük göstergesi; Emniyet Genel Müdürlüğü’ nün suç istatistikleri üzerine yaptığı araştırma sonuçları. Yurt sathında her 6 dakikada bir hırsızlık olayı meydana geliyor.

Hükümetimiz tarafından açıklandığına göre ekonomimiz iyiye gidiyor ve ülkemiz hızlı kalkınma sürecinde. Özelleştirme gelirlerindeki artış, bütçenin fazla vermesi ve düşük enflasyon rakamları makro ölçülerde öngörülerin tuttuğunu gösteriyor. Ancak ne uğruna; öyle ya, bu kadar iyileşmede aksayan bir yön olmalı ki, halk bunca şikâyet etsin.

Özelleştirilen kuruluşlar, ülkemizin adeta altın yumurtlayan tavukları idi. Bunların satılması tek seferde belki büyük görülebilecek bir kaynak yaratmıştır. Ancak uzun vadede bu stratejik değerlerin elden çıkması, Hazine’ nin yüksek gelir kaybına neden olacak. Örneğin keşke Türk Telekom’ un altyapısı Devlet’ te kalsaydı da sadece işletme hakkı satılsaydı. Böylece şu anda yaşanan rekabete ilişkin tartışmalar görülmezdi. Zira şimdi Telekom hem altyapıyı sağlıyor hem de nihai tüketiciye hizmet götürüyor. Bu tekelci sistemde adil rekabet mümkün değildir. Dünyanın her yerinde tekele sahip olan kuruluş, kendi altyapısını başka şirketlere kullandırmaya yanaşmamaktadır.

Düşük enflasyon rakamları da aldatıcıdır. Zira enflasyonun düşük çıkmasındaki nedenlerden biri, düşük kur yüksek faiz kıskacındaki üreticilerin ucuz ithalat nedeniyle çok düşük kar marjları ile çalışmaları ve ürünlerine zam yapamamalarıdır. Bu kısa vadede tüketici lehine bir durum yaratsa da, ülkede ithalatın patlamasına ve üreticilerin iş bırakmaları neticesinde işsizliğin artmasına neden olur. Türkiye’ de olan da budur; küçük çaplı birçok üretici iş bırakmak zorunda kalmıştır. Büyük üretici firmalar ise, ürünlerinde kullandıkları ithal girdileri arttırmışlardır. Ülkemizde üretilebilecek birçok ürünü, sırf daha ucuz olduğundan, dışarıdan getirtmek durumunda kaldık.

Devasa boyutlardaki cari açık, ihracat ve ithalat arasındaki dengesizliğin en önemli göstergesi. Bir aile düşünün ki yıllık geliri 100 birim, gideri ise 130 birim. Dolayısıyla yıllık olarak 30 birim ek kaynak bulmalıdır ki ailede huzur korunabilsin. Bu ailenin mali durumu ne kadar sağlıklıdır? Daha ne kadar daha bu şekilde yaşayabilir? Bizim ülkemizin durumu da maalesef örneğimizdeki aile gibidir. Yıllar itibariyle yöneticilerimiz, ülke ekonomisini içerden ve dışardan alınan borçlar ile döndürmeye çalışmaktadırlar. Israrla da bu sistemin sağlıklı olduğuna halkı inandırmaya uğraşıyorlar. Arada bir çıkan krizler ise, istikrarın bağlı olduğu mali dengenin ne çabuk bozulabileceğinin göstergesi.

Eskiden yaşanan krizleri ülke içinde halletme imkânımız vardı. Zira mali piyasalara yön veren oyuncuların birçoğu yerliydi. Ancak şimdi aktörlerin yarıya yakını yabancılardan oluşuyor. Dolayısıyla artık çıkacak krizleri çözmek için alacağımız tedbirlere bir de “yabancılar ne der?” penceresinden bakmak durumundayız. Kimi dostlar, sanki bu IMF düzeninde yabancıların iki dudağı arasında değil miyiz sorusunu sorabilir. Evet doğrudur, ekonomimizin genel olarak kontrolü IMF’ nin elindedir; ancak bu gönüllü bir yetki devridir. Öyle ya istediğimiz zaman biz IMF’ ye sen bu işlere karışma deme hakkına sahibiz. En fazla aldığımız borcu kendilerine ödememizi isterler.

Ancak yabancı bankaların ülkedeki durumu daha farklı. Siz onlara borçlu olduğunuz miktarı ödemeye yanaşmaz veya onların bazı haklarını kısıtlamaya giderseniz, bankanın sahibi şirketin ait olduğu ülkeyi karşınızda bulursunuz. Bunu tarihte çok yaşadık, hala da yaşıyoruz. Örneğin Osmanlı Bankası geçmişte, adına tezat oluşturacak şekilde yabancı bir banka idi ve devletten alacağı borçlara mahsub edilmek üzere Duyun-i Umumi adlı kuruluşu ile devletin alacaklarına el koymuş idi.

Geçtiğimiz ekonomik krizde devletten alacakları ödenmeyen Demirbank haksız olarak iflasa sürüklendi ve bankaya el konuldu. Ardından da banka apar topar HSBC Bankası’ na satıldı. Yargı geç de olsa olayda devletin kusurlu olduğunu, yapılanların hukuka aykırı olduğuna karar verdi. Ancak iş işten geçtiği için, Cıngıllıoğlu Ailesi’ nin devletten tazminat alması söz konusu olabilecek. Düşünün bakalım; eğer ekonomik krizde Demirbank’ ın sahibi Cıngıllıoğlu Ailesi değil de HSBC olsaydı, devlet Hazine Bonolarını paraya çevirmeyi reddedebilir miydi? Sıkıysa bir yapsın; hemen İngiliz Başbakanı Türk muhatabını arar, sorunun iki ülke arasında bir krize dönüşmeden çözülmesini isterdi.

Cargill’ e karşı kazanılan tüm hukuki mücadeleye rağmen hala fiiliyatta bir şey elde edilememesi ardında yatan ana neden de budur. Amerikan Dışişleri Bakanı ülkeyi ziyaretinde bizzat firma lehine teşebbüslerde bulunmuş, Türk Başbakanı’ na dahi konu defalarca bildirilmiştir.

İşte Atatürk’ ün yıllarca uğruna savaşıp, Türk Milletinin kanıyla sulanan “Tam Bağımsızlık Ülküsü” tüm bu anlattıklarımızla ilgilidir. Bakmayın tarih kitaplarında kapütilasyonlar diye, sanki artık yeryüzünde kalmamış eski bir tabir gibi görünen kavramlara. Bütün hadise tam bağımsızlığa darbe vuran uygulamalarda.

Ülkeniz insanını üretmeden tüketmeye alıştırırsanız, borçla dönen bir ekonominiz olur. O zaman da IMF’ siz bir yaşam mümkün olmaz. Dolayısıyla elveda deyin Ekonomik Bağımsızlığa.

Cargill, Acarkent olaylarında olduğu gibi yargı kararlarını uygulamazsanız, kuvvetler ayrılığından bahsedemezsiniz. Daha kötüsü ülke sınırlarında çıkabilecek ihtilaflarda yargı yetkisini uluslar arası tahkim kuruluşlarına bırakırsanız; elveda deyin Yargı Bağımsızlığı’ na.

Ülke siyaseti hakkında AB Komiserleri, Batılı Büyükelçiler size ders veriyorsa; ülkenizin bir bölümü üniter devletin kurumları pas geçilerek direk muhatap alınıyorsa; elveda deyin Siyasi Bağımsızlığa.

Özetle bugün Ulusal Bağımsızlığımız tehlikededir. Küresel Kraliyetçilerin (emperyalistlerin) uşağı durumundaki yazılı ve görsel basın ise, yapay birtakım gündemler ile halkı oyalama telaşındadır.

Soruyoruz. Ey yüce Türk Milleti, vatan deyip kutsal saydığın ülkende yaşanan tüm bu olumsuz gelişmeler kanına dokunmuyor mu? Dokunuyorsa bu kötü gidişe dur diyebilmek için, ne yapıyorsun?

Yapılacak işlerin en basiti derhal ulusal çizgide siyaset takip eden bir partiye üye olmaktır. Artık siyaseti meslek olarak edinenlere bırakma yanlışı terk edilmeli, genç yaşlı demeden herkes kendi fikirlerini temsil ettiği bir partiye üye olmalı. Dahası o partinin siyasetini yönlendirmeye çalışmalıdır.

Aksi halde ülke yakın gelecekte tekrar 19 Mayıs 1919 koşullarına dönecek ve o zaman söz söylemek için çok geç olacaktır.

Mitingler, Google Earth ve Akşam Gazetesi

Şurada ve şurada yaptığım hesaplamaları, sağolsun Akşam gazetesi haber haline getirmiş.

Özet olarak bahsetmek gerekirse, internette dolaşan PowerPoint sunumundan habersiz bir şekilde Google Earth'in Polygon Tool'unu kullanarak, Tandoğan ve Gündoğdu Meydanı'nda yapılan Cumhuriyet mitingleri'ne katılan kişi sayısını bilimsel bir araştırmaya dayanarak hesaplamıştım.

Sonuç: İki mitigde de asgari 1 milyon kişi, azami 1 milyon 600 bin kişi kesinlikle var.

Ruhsuz ve akılsız haber siteleri

Olaylardan haberdar olmak, ülkemizin nereye gittiğini (Daha doğrusu götürüldüğünü, yahut sürüklendiğini) anlamak için gazete okuyorum. Gazete alamadığım zamanlarda da haber sitelerini tercih ediyorum.

Hepimizin kullandığı, sıklıkla terih ettiği birtakım haber siteleri vardır. Ben isimlerini burada zikretmeyeceğim, ancak yazıyı okudukça hangileri olduğunu daha iyi anlayacaksınız.

İnsanları haberdar etmek için kurulan haber siteleri, sanki teknik olarak insanlara 5 haberden daha fazla okutmamak, daha doğrusu insanlara haber vermemek üzere kurulmuş gibiler.

Haber siteleri neden ruhsuz?

Haber siteleri genellikle aptal bir yapıya sahipler. Tüm haber sitelerinde sanki ağız birliği etmişçesine 5 tane haberden oluşan, Javascript ya da Flash kullanan (ki bu sonuncusu tam bir baş belası) "Resimli Manşetler" mevcut. Bu haberleri rahatlıkla okuyorsunuz. Eee? Başka ne var? Onu da anlamanız için alt tarafta kategorilere ayrılmış küçücük, zavallı haber linklerini görüyorsunuz. Sonuç olarak istediğinizi alamadan, yani haberdar olmadan, ve içinizden kötü kötü kelimeler geçirerek siteyi terk ediyorsunuz.

Açıkçası ben haber sitelerinden gazete okurken aldığım keyfi ve bir şeylerden haberdar olma duygusunu yaşayamıyorum, (hoş, haber tekelleri ve önünüze atılan haberlerden başka, gazeteler ne veriyor diye sorsam; onun da yanıt kısmında kocaman bir çizgi var.)

Haber siteleri neden akılsız?

Şimdi dünyada gelişen teknolojilere bakarsak, Google fotoğrafları etiketliyor, insanlar kendi haber mecralarını kendileri kuruyor (Burası gibi :), Kişiye ve aramaya özel reklamlar ve internet siteleri türüyor, ama haber siteleri hep aynı kalıyor! Bir türlü teknoloji dünyada haber sitelerine giremiyor. Hep karşınızda, ayrı ayrı çuvallara doldurulmuş spor, politik, güncel (Bu güncel lafına da hastayım, diğer haberler güncel değil mi? Eski mi onlar?) haberler var. Siz de samanlıkta iğne arar gibi, haber aramak zorundasınız. Hiç ilginiz olmadığı halde eğer taze haber yoksa, karşınıza salak magazin haberleri çıkabiliyor.

Alakasız haberler?

Bir konu daha var. Şimdi bir olay olmuş, iki gün sonra bu olayla bağlantılı bir olay daha olmuş. Haberde eski haberle ilgili ne link var ne bişey. E, kardeşim ben ne bileyim senin bu anlattıklarının kim olduğunu? Mesela blog sitelerinde veya pilli.org sitelerinde etiketler mevcut. Allahtan bu kısmen bu konuya çare oluyor.

Ne yapılabilir?

Aslında çok fazla şey yapmaya gerek yok, sadece biraz güncel teknolojileri takip etmek yeterli. Bakın yabancı haber sitelerini de demiyorum, çünkü onların da durumu içler acısı. Sadece yeni teknolojileri, kullanıcıların ne istediğini (kullanıcının ilgi alanlarına göre haberler gibi.) bilmek gerekiyor.

Ha, Unutmadan,

Bir de bilim haberleri konusu var ki, tam bir kabus. Elalem, "Science" diye dergi yapıyor, abonelik istiyor. Bizde "Bilim ve Teknik" bu işi gayet başarıyla yürütüyor, ama bu haber siteleri hala yerinde sayıyor. Bugün Ntvmsnbc.com'da bile göreceğiniz bilim haberleri neredeyse iki aylık. Yahu dünyada her gün Bilim ve Teknoloji adına 1 günde hiçbir şey mi değişmiyor? Yoksa gazetelerimizin, Bilim servisleri mi yok? Eveet, cevap: Tabii ki ikincisi. Biraz "genç siviller" :) zırvalarını pohpohlayacaklarına "genç bilimcileri" şahlandırsalar ya? Neyse ona da sağolsun popüler kültürümüz elinde malzeme kalmayınca "Türk Mucit" diye birşey icat etti ya, Allah razı olsun. Kanallar da maşallah hemen taklit mekanizmalarını işlettiler.

Ne diyorum ben? Biraz yaratıcı olun kardeşim!

Not: Bu haber sitelerini yapan arkadaşlar hiç mi Mozilla Firefox kullanmazlar? Mesela Habertürk'te öyle bir bug (hata) var ki saç baş yolduran cinsten. Şimdi, şöyle, siteye giriyorsunuz, tam habere tıklayacakken bir reklam yukarıdan kayarak geliyor, neyse kapan diyorsunuz, kapanıyor. Aaa? O da ne? Reklamın açıldığı yerdeki hiç bir link tıklanmıyor. Ya da bazen bazı sitelerde açılan reklamda kapat tuşu olmuyor, zorla tıklıyacaksınız yani. Açıkgözlere bakar mısınız? Fırsatçı kurnazlar sizi. Ama az kaldı, bu tekel yıkılacak! :) (internet sağolsun.)

Bogaziçi'nin Türkiye'si

Bugün şöyle bir haberle karşılaştım:

Meksika ve Türkiye kültürünün tanıtıldığı gecede sahneye çıkan Boğaziçi Üniversitesi Folklor Grubu, peşmerge kıyafetlerine benzer kostümlerle program yaptı.

Tamam, iyi, güzel. Ülkemizde Anayasa'nın 25. maddesine göre:

MADDE 25. – Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.

Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.

Ona da tamam. İnsanlar her şekilde düşüncelerini savunabilirler.

Peki bu ne oluyor?

MADDE 42. – Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.

Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir.

Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.

Neyse, Boğaziçi Üniversitesi arkadaşları Atatürk'çü olarak kabul ettiyse ve sakınca görmediyse sorun yok.

Şimdi başka bir konuya gelmek istiyorum. Madem herkes düşünce özgürlüğü şampiyonu, ben de şunu sorayım;

Ben bir holding üniversitesinde okuyorum. Okulumuza gelen Nobel ödüllü bir yazarın sempozyumu bittikten sonra "Ermeni soykırımı yoktur!" diye bağırdığım için hakkımda 2 ay soruşturma açıldı. Yaşadığım depresyon ve sıkıntının haddi hesabı yoktur. Neticesinde ceza almadım. Düşünce özgürlüğü sağolsun.

Ancaaak, biz saygıdeğer okulumuzda "Avrasya toplulukları" ile ilgili bir klüp kormak istedik. Odtü'de de varolan, kültürler ve Avrasya coğrafyasını tanıtmak isteyen, "Avrupa'yı tanıyoruz, e Avrasya"yı niye tanımıyoruz?" diyen bir klüp. Neyse, biz başvurumuzu yaptık ve 2 ay hiçbir haber gelmedi. Olabilir, kabul de edilmeyebilir, onda da sorun yok, fakat daha sonra konu hakkında yetkili bayanla görüşmeye gittiğimde, gayet normal giden konuşma sırasında, "Sizin davranışlarınız saldırgan, yaptığınız olay yanlıştı." gibi yorumlarla karşılaşınca sordum, "bizim olayımızla (ki ceza da almamışım), yaptığımız klüp başvurusunun ne alakası var?" diye, başvuruyu alan bayan hemen lafı çevirerek, "İşte ben de alakası olmadığını söylüyorum." gibisinden birşeyler söyledi ve başvurumuzun kabul de edilmediğini ekledi. Ben de herşeyi gayet iyi anladığımı belirterek, çıktım.

Yani sonuç olarak ben klüp-mlüp kuramıyorum. Bana düşünce özgürlüğü falan yok. Kısaca soruyorum; "Bu apaçık faşizm değil mi?"

 

İlk yazı!

Merhaba,

Hayat ve ilkler üzerine birşeyler yazmak istesem de, bazen bilmediklerimin bildiklerimden daha fazla olduğunun bilincine, bir şeyleri öğrendikçe varıyorum.

mtkocak

 

 Kısaca bu sitenin amacı şudur:

  1. İyi vakitgeçirmek
  2. Yeni öğrendiğim konuları paylaşmak.
  3. Bazen dayanamayıp, sinirlendiğim zaman içimdekileri boşaltmak.

Sitenin amacı kesinlikle şunlar değildir:

  1. Mutuluğun gerçek formülü
  2. Gerçek Sevgi İmparatorluğunu kurmak.
  3. Eski bayramları anmak.
Bunlardan daha fazla şeyler bekleyen sevgili ve değerli ve ihtiraslı okuyucularımı da 4 defa  "Arapsaçı Korku" isimli şaheserimi dinlemeye davet ediyorum.

Saygılarımla,

M. T. Koçak