İnsanların ne kadar acımasız olduğunu öğrendim, bir kağıdı bir saniye geciktirdi diye, mevzuat böyle deyip, egosunu tatmin edip, ödeve red veren psikopat insanların var olduğunu öğrendim.
Etraftaki 2-3 tane kız için ağzını yayarak en yapmacık TRT türkçesiyle, yapay yapay kendini övmenin prim yaptığını öğrendim.
Gerçek bilginin, bir şeyler yapma isteğinin, başkalarına yararlı olma arzusunun, değil teşvik edilmek, söndürülmeye çalışıldığını öğrendim. Efendilikle, saygıyla, iyi olma isteğiyle dürüst olmanın, hiç bir prim yapmadığını, aksine yalancılığın, laf cambazlığının, saçmalamanın, bu sanal fanusta iyi iş yaptığını gördüm.
Alçak, orta, yüksek, tüm eğitim katlarının, insanlara sorgulayan bir akıl, çelik gibi bir tecrübe vermek yerine aslında tek sıra halinde yürüyen sıra neferleri yetiştirmeyi amaçladığını öğrendim.
Hocaların, aslında o kadar da kutsal bir görev yapmadıklarını öğrendim. Öğretmenlerin öğretmekten, öğrencilerin öğrenmekten daha önemli işleri olduğunu öğrendim. Dayatılan resmi tarihe karşı, kendi resmi tarihini dayatanların var olabileceğini öğrendim, ya da mağdurun mağrur olabileceğini.
Önceki gün sana selam vermeyen adamın, yüzsüz yüzsüz gelip ders notu isteyebileceğini, kendini gösterdiğin bir alanda kıskanılan bir başarın varsa, insanların ne kadar aşağılıklaşabileceğini, her gün yüzüne bile tükürülmeyecek kişilere selam verip, onlarla konuşmak zorunda kalıp, onların da senin arkandan hikayeler uydurup konuşmalarına tahammül etmeyi öğrendim.
Çok parlak konuşan, şöyle managment bilirim, böyle ticaret kralıyım diyen insanlardan kaçmak gerektiğini öğrendim. Ulusal bir dergiye başımdan geçenleri yazdım, 100 TL telif aldım.
Hiç bir şey bilmediği alanda, sağdan soldan duyduğu kulaktan dolma bilgilerle, sana birşeyler kanıtlamaya çalışan insanlara şefkatle yaklaşmak gerektiğini öğrendim. Ya da kendi haline bırakmayı.
İnsanlara gereğinden fazla değer, gereğinden az mesafe vermemek gerektiğini, kişilerin gerektiğinde ne kadar çirkefleşebileceğini, kimseye acımamak gerektiğini öğrendim.
Okulların eğitim yuvası olmadığını, meslek edindirmedğini, bilgi vermediğini, özellikle ülkemizde, en kral okulda bile sadece iyi ezberle, sınava aynısını yaz onu yap, sistemiyle işlediğini öğrendim. İlkokulda 1, Ortaokulda 1, Lisede 1, Üniversitede 2 kere laboratuar dersine girdim, uygulama öğretmek diye birşey yok.
Türkiye'de “Mış gibi yaşadığımızı öğrendim.” Öğrenirmiş gibi, eğitirmiş gibi, şehirmiş gibi, hastaneymiş gibi, okulmuş gibi. Ama bunların hiçbirinin gerçekte varolmadığını, 100 sene önceki milli eğitim bakanının sözüyle, öğrenciler olmadan nasıl iyi yönetirdim eğitim bakanlığını mantığının hala aynı olduğunu, kimsenin aybaşında alacağı primden başka bir şeyi sallamadığını gördüm. Temizliğe gelen kadınların 3 ayda bir, tazminat verilmeden işten atılabilmeleri için, iş akitlerinin feshedilip yenilendiğini, buna da kimsenin ses çıkarmadığını, öğrencilerin ise okul ve kendileri ile ilgili kararlarda hiçbir söz haklarının olmadığını gördüm. İnsanların yıldırıldığını, bastırılıdığını, umursamazlaştırıldığını gördüm.
İş yapan, parlak ticari girişimlerin değil, kurumsal şekerlemelere kanan, modern köleler yetiştirilmeye çalışan bir makinanın dişlileri arasına kendimi soktuğumu öğrendim.
Böyle eğitim mi olur? Bir anımı anlatayım, SPS 303 dersinde, finalde düşünürlerin modern çağda kurumların insanların potansiylellerini gerçekleştirmelerine yardımcı olmaları gerektiğini, bireylerin birbirlerinden farklı olduklarını, bu farklılıklara saygı gösterilmesi gerektiğini yazarken, 400 kişilik amfide, kaşı gözü bile birbirine denk iki insanın olmadığı yerde, hepimize aynı şeyin öğretildiğini, hepimizden aynı şeyleri yazmamızın beklendiğini gördüm. Ne kadar acı değil mi, daha sen kendin söylediğin şeyi uygulamıyorsun.
Ama en acısı da, insanların da çan eğrisi sistemi kadar akıllı mantıklı, düşünceli, iyi kalpli olduğunu öğrendim. Çanın ortasında isen mutlu olman garanti.
Sonuç olarak, aslında söylendiği gibi, hayatın okuldan daha zor olmadığını, okulun insanı hayata hazırlamadığını, aksine okulun insanı hayata geciktirdiğini öğrendim. En güzel, ve en doğru eğitimin, sahada, sahte iş planları çakma yazılımlar yaparak değil, gerçek işler yaparak alınabileceğini öğrendim. Asistanların hocalardan daha bile fazla egoya sahip olabileceğini, sınav çıkışı sorduğum genetik dizilimde genetik algoritma kullanılır mı sorusuna yarım ağızla, eh internetten bakabilirsin cevabını verebildiklerini öğrendim. E sen ne için duruyorsun orda? Kağıt toplamak, ha bir de millete sabancıda asistan oldum diye artistlik yapmak için.
Eğitim sistemi bu olmamalı, 30 kişi kuşbeyinli papağanlar gibi sınıflara doluşup hocaları dinlememeli. Belki ben sözel öğreniyorum, ya da görsel iletişimim daha kuvvetli ya da DEHB hastasıyım belki, neden potansiyelimi gerçekleştirmeme izin vermiyor sistem? Bilginin ışık hızıyla aktığı internet çağında ne hocası? Bana neden proje yaptırmıyorsun? Neden beni iki üç tane yazılıma mahkum ediyorsun? Neden kabul edilmiş projenin siparişini maliyeti yüksek diye geciktiriyorsun? Neden mesai saatinden erken çıkıp (15:00) sonra da neden perşembe gününe bıraktın diye benle polemiğe giriyorsun arkadaş ya? Nedir bu bürokrasi, kağıt kürek arkadaş ya? Bir lazer 10 saatte bulunmaz mı? Sonra da ağlıyorsunuz Türkiye'de hiçbir şey yok diye.
Nerde insanların kendini ifade edebileceği bir ortam, gerçek düşünce ve ifade özgürlüğü var mı? Hem anglosakson hayranısınız, hem de oralardaki kadar düşünce ve ifade özgürlüğüne, demokrasiye tahammülünüz yok. Arkadaşına verdiğin yazılı kağıt parçasını kamera çekerse bildiri dağıtmaktan, okuldan atılabilirsin, YÖK yönetmeliği. Ama kafayı oyundan, internetten BK'dan kaldırıp kapının altına atılan bildiriye bakacak mecalin yok. Gerçek özgürlük ve destek olmadan, düzgün üretim olmaz. Yalancı üretim olur. Mantıksızlık kanıksanır. Ne demek arkadaş ya, Yurtlara %50 zam yapıp, Türkiyenin en büyük nanoteknoloji merkezini kurmak? Hani paranız yoktu? Bu ikiyüzlülük değil mi? Yok, varsa yoksa gösteriş yaparız, ne de olsa. Sorgulayan yok, değil mi? Eylem yapan da yok? Korkuyor insanlar. Ama kit dorm tarafındaki havuzun kenarından iki saatte 45 tane eli belinin iki metre uzağında kabadayı fresh delikanlılar geçer. Ama eyleme korktukları için katılmazlar, bu tabakalar. Harvard olacaklarmış, imaj zedelenmesinmiş, yerim sizin harvardınızı.
Araştırma dediğin, Türkiye toplumu ise, ne zaman gittin Kırşehir'e? Kalkıp Tekirdağ'a, Van'a gittin mi? Datça'a, Fethiye'ye gidince Anadoluyu dolaşmak olmuyor o. Ama gazeteden, ordan burdan oturup, kafelerde sallamak kolay. Ben de seni önemli bir insan sayayım. Önce en az benim kadar kitap okuman lazım (Ayda 5) Sonra seni belki önemserim.
İş planı olayına da hastayım, ekonominin başındakı, damarını kessen beyaz akacak kişiye, iş planı, girişimcilik konularında soru sordum o da aynen yukarıdaki gibi internetten bakmamı söyledi, ya sen necisin arkadaş ya? Onu da dergiye yazdım 100 TL'ye dahil oldu. Ama çakma iş planının iyi yazamazsan, iyi yalan söyleyemezsen, kalıyorsun. O yüzden kapitalizmde ilerleme yok.
Bu kadar olumsuzluk yeter. Biraz da olumlu olalım, İstanbulluların zamanında Ankara için söyledikleri söz sanırım gerçek, en iyi yanı İstanbul'a dönüşü. Eğitimin de en iyi yanı, bitişi. Kimisi sever, kimisi nefret eder, kimisi eleştirir, nefret edilen kişi olur. Sanırım her zaman 3. grupta oldum, yukarıda Tahir'in dediği gibi. Ama insanların yüzüne bakıp sırıtacağıma, küfürü basıp, tükürürüm daha iyi, en azından daha samimi olur. İlerde bir üniveriste de biz kurarız belki. Sakıp Ağa'nın kemiklerinin sızlamadı durur o zaman, yetişirsek de belki Atatürk'ün de kemiklerinin sızlamasını durdurmaya uğraşırız.
Belki o zaman, yeniliklere açılır insanların aurası, kabul ederlerler, kendilerinden farklı olanları, ya da farklılıklar. Belki o zaman insanlar, birbirlerini anlamaya, kendilerinden başkaları, hatta henüz doğmamış olan gelecekteki başkaları için çalımaya başlarlar. Günümüzdeki eşitsizliklere, haksızlıklara, zengin fakir ayrımına, kötü muamelelere karşı yerlerinden doğrulurlar az bile olsa.
Mutlu Tevfik Koçak
Yıllık yazısı