Bazen ben

Buraya girip eğer yazıları okuyan varsa.. ki burası gayet sessiz oluyor genellikle çünkü, nasıl bir ruh hali içerisinde yazdığımı anlayabilirler.  Tabii bir de ben kendimi anlayabilsem.

Bir kaç gün önce dikkatimin dağıldığından bahsetmiştim. Okulun rehberlikçisine ordan da doktora falan da gitmiştim. Direk DEHB teşhisi. Neyse o, o kadar önemli değil de, ilacı kullanmaya başlayalı beri, ruh halimin iyice dengesinin kaydığını hissediyorum. Biz buna alışma süreci diyelim. Başlamadan önce de moralim bozuktu zaten. Sadece şu aralar elektrik çarpmış gibi hissediyorum.

Aslında bunca psikoloji, psikaytri kitabı okuyan bir insan olarak, anladığım olay şu:

1. Sorunlarımız ne kadar büyük olursa olsun, onlardan etkilenip facia haline getirmeyi, insan kendisi seçiyor.

2. Okul olmasa, para sıkıntın olmasa, kız arkadaşını kafana takmasan, bir an için bunlar hayatında varolmamış olsa, belki acı çekmeyecektin. Demek ki aslında temelde insanın mimarisinde olan bir şey değil, durduk yere acı çekmek.

3. Bu konulara ne kadar çok bağlanırsan, o kadar önem veriyorsun, garantisi olmayan şeyleri, aklında garantilemeye çalışıyorsun, bunları kişiliğin için kendine bir dayanak noktası haline getirmeye çalışıyorsun. Biri patlak verince, dayanak noktan yıkılıyor ve depresyona giriyorsun.

4. Başkalarına teskin edici konuşurken, sen kendine hiç acımıyor, her an hakaret edip, umutsuzluk tohumları ekiyorsun.

5. Böyle olunca da karar almaktan, olaylardan kaçıyorsun ve sorunları daha da belirgin hale getiriyorsun.

Bu da böyle salak bir kısır döngüye girince de işler içinden çıkılmaz bir hal almaya başlıyor ve tekrar sigaraya başlıyorsun vs.

Bi de düşünce kalıpları var tabi. Ya hep, ya hiç: Bu böyle olmazsa yaşayamam. Facialaştırma: Eyvah, vizem kötü geldi, mahvoldum. Aşırı genelleme: Kız arkadaşımdan ayrılırsam, hayatım çok kötü geçecek. Olumsuza odaklanma: Vizeler kötü, işlerim kötü, aşk hayatım kötü vs. Çok belli ve hatalı olan bu düşünce kalıpları, genellikle her olumsuz olaydan sonra ortaya çıkıyor, ve her seferinde de aldanıyorum.

Bilişsel psikoterapi diyor ki, bu kalıpları değiştirmeye çalışırsanız, depresif düşünceleriniz zayıflayacaktır. Kaynağı budur.

Peki ya kaynak başka yerdeyse?

Margarin ve Para Hırsı

Amerikan yardımlarıyla ülkemize giren margarininin üreticileri, insanlar bilinçlenmeye başlayınca telaşa kapılıp, artık bizde trans yağ yoktur demeye başlamış. Margarinciler derneği açıklama yapmış. Sağlığa zararsızdır, işte trans yağ yoktur, A ve D vitamini içerir demişler.

Huzurlarınızda bir oha demek istiyorum sayın seyirciler.

Zeytinyağı

Ben margarini ağzıma sürmem, soframa sokmam, çocuğuma yedirmem. Çünkü eğer siz 100 gram yağdan, 300 gram yağ çıkarıyorsanız, orada kâr yönünden kazanç ama sağlık yönünden bir kayıp vardır.

Bugün en aklıevvel insan bile google'a margarin ve zarar yazarsa karşısına çıkacak yazı şudur:

Margarin ve Zararları

Margarin kimyasal işlemler sonucunda suni olarak elde edilir. Bunun için sıvı yağlar tereyağına benzer görünüm ve tad elde etmek üzere çeşitli kimyasal işlemlerden geçirilerek katılaştırılırlar. İlk olarak 1. Dünya Savaşı'nda cephede savaşan askerlere ucuz tereyağı sağlamak amacıyla geliştirilmiş bir yöntemdir. Ancak günümüzdeki bilimsel çalışmalar bu katı yağın insan sağlığına çok zararlı olduğunu ortaya koymaktadır.

Üzerinde tamamen bitkisel bir yağ olduğu ve 0mg kolesterol içerdiği yazsada margarinler kalp damar sağlığını tehdit ederler. Herhangi bir sıvı bitkisel yağ "hidrojenizasyon" işlemine tabi tutulur ve vücud ısısında erimeye hazır hale getirilir. Bu arada içerdiği doymuş yağ oranı tereyağı ile karşılaştırıldığında daha yüksek ve daha zararlı orana yükselir. Harvard Tip Fakültesi'de yapılan bir çalışmaya göre tereyağı ile karşılaştırıldığında margarin yemek kadınlarda kalp hastalığına yakalanma olasılığını %53 artırmaktadır.

Margarinin zararlarını özetlemek gerekirse:

Koroner kalp hastalığı riskini 3 kat artırır.
Toplam kolesterolü ve LDL'yi yükseltir. (Kötü kolesterol)
HDL'yi düşürür. (iyi kolesterol)
Anne sütünün kalitesini düşürür
Bağışıklık sistemini zayıflatır
Pankreasın İnsülin tepkisini azaltır ve şeker hastalığına yol açar.
Doymuş katı yağ oranının fazlalığının yanında trans-yağasidi miktarı da oldukça fazladır. Varlığı yeni farkedilen bu yağ asitleri de damar sağlığını ciddi bir şekilde tehdit etmektedir. 2005 yılından itibaren FDA tarafından paketlenmiş her gıdanın üzerinde ne kadar trans-yağasidi ihtiva ettiğinin belirtilmesi bir şart olarak getirilmektedir. Trans yağ asitlerinin kolesterolü dolaylı olarak artırması ile damar sertliği ve koroner kalp hastalığı gelişmektedir.

Görüldüğü gibi her nekadar üzerinde tamamen bitkisel kaynaklı olduğu ve kolesterolsüz olduğu belirtilmiş olsa damargarin çok zararlı bir yağdır

Ama margarinciler diyor ki bu yalandır doğru değildir vs. Bu nasıl bir para hırsıdır yahu? Yok profesörlerden rapor almalar falan. Çok güveniyorlarsa kendi çocuklarına yedirsinler. Yok artık. Hocanın bi tanesine de o kadar çok para vermişler ki, adam o zaman kadar uzak durun vs. derken, şimdi içinde trans yağ yok demeye başlamış. PVC'nin içinde de trans yağ yok, onu da yiyebilirsin istersen.

Her zaman bir treni kaçırıyor Türkiye. Dünya tren yolu yapar, Türkiye tramvay söker, dünya uzaya gider, Türkiye uçak fabrikası yıkar, dünya küresel ısınmaya karşı çıkar, Türkiye endemik ormanlara baraj yapar, dünya organik tarıma doğru gider, Türkiye GDO'lu ürün geyiği yapar. Nasıl bir kıyakçılık anlayışı, nasıl bir sermaye yalakalığıdır, anlayamadım ki?

Haber sitelerinin çin işkencesi

Bir haber sitesine girerken tek bir amacım var: Haber okumak. Dünyada ve Türkiye'deki gelişmeleri takip edebilmek.

Ancak haber sitelerinin neredeyse hiçbiri bu beklentilerimi karşılamıyor. Çünkü gerekli gereksiz reklam, magazin haberi, fotogaleri, videogaleri, yazarkafe vs, tarzı beni zerre kadar ilgilendirmeyen şeyleri karşıma çıkarıyorlar.

Bunlardan hariç, örneğin ben hava durumuna bakmak istemiyorum, ya da anasayfada spor ya da magazin haberi görmek istemiyorum. Aynen normal gazetede olduğu gibi. Sadece haber görmek isterim, hızla bakmak ve çıkmak isterim.

Bana ne?Bunun anasayfada ne işi var?

Neden mi? Mesela, hava durumuna bakmak istersem, açarım meteor.gov.tr'yi, paşalar gibi istediğim ilin 3 günlük hava tahmin raporunu uydu fotoğrafları eşliğinde alırım.

Ya da spor haberlerini görmek istiyorsam, kendi tuttuğum takımın internet sitesini açar bakarım.

Bugünün teknolojisiyle bunu yapmak çok kolay. Yaparsın, kişiselleştirilmiş sayfayı, olur biter. Ama uzun vadede değil, kısa vadede kazanmak isteyen hırslı, haber sitesi editörleri, sayfaların, "Arda ile Sinem Phuket'e gitti", "2009'un en güzelleri", "İkinci elde fırsat", "Şimdi konut almanın tam zamanı", "Köyden geldi ünlü oldu"
tarzı saçmalıklarla doldurarak sadece haber isteyen kullanıcıyı kaçırıyorlar.

İzdivaç Haberi

Yaptığım araştırmaya gelirsek, kalburüstü haber sitelerini, şu kriterlere göre inceledim, ve bu kriterle uymayan bölgeleri yeşil boyayla kapattım:

1) Bu haber gazetede olsaydı anasayfada yer alır mıydı?

2) Magazin haberleri görmek istemiyorum. (Dilersem, tıklarım magazin linkine, ordan bakarım.)

3) Spor haberleri de aynı şekilde. Örneğin ben NBA'den hiç hazzetmem ve keyif almam. Niye anasayfada NBA göreyim ki? Tıklarım Spor linkine, ordan zaten basketi seçebilecek kadar görme yeteneğim var Allaha şükür.

4) Video Galeri, Fotogaleri, YazarKafe, En son yorum Yapanlar, Anket gibi şeyler de haber amacına hizmet etmiyor. (Ulan hürriyet, sen mi yarışacaksın, blogspotla, flickrla, işin ne, gücün ne? Hadi yarıştın, o zaman niye anasayfanın yarısını kaplatıyorsun? Üstelik grafik tasarımları da berbat.)

5) Reklamlar. Bunlar sitenin yaşama amacı, tamam da, Reklamlara bakarken Sara olmadığım halde Sara krizi geçirecek gibi oluyorum. Dönen toplar, flaş ışıklar, titreyen cep telefonları, hepsi de kırmızı, hani en çok dikkat çeken renk ya. Beyin otomatik görmezden geliyor zaten o reklamları ama bu süreç de baş ağrıtıyor. Daha efendi, temiz, rahatsız etmeyen, konuyla alakalı reklamlar olamaz mı ey hırslı çakallar?

Neyse dilerseniz screenshotlarmıza geçelim, ve haber verecek sitelerin kaçta kaçı haber veriyor anlayalım:

Hürriyet:
Hürriyet

Haberturk:
Zavallı Haberturk

İnternethaber:
İsraf

CNN Turk bile bunu yapıyorsa yuh artık:
Cnnturk bile bunu yapıyorsa, cemaat ne yapmaz.

Ve son olarak da Google News. Aslında Google News tüm kriterlere uyuyordu. Ancak bu sitenin farklı bir amacı var. Tüm haber kaynaklarını aramaya, taze haberleri sunmaya olanak sağlıyor. Bazen arama algoritması saçmalıyor ve Bilim Teknoloji haberlerinde, sevgilisinin kafasına bilgisayar attı gibi haberler çıkabiliyor. Buradaki kriterim, hangi haber beni ilgilendiriyor ve hangisine tıklarım idi. Ortaya şu vahim tablo çıktı:
Google

Yani sonuç olarak, haber sitesine girip haber okumaya çalışmak kendinize umarsızca yaptığınız gereksiz bir çin işkencesidir diyebiliriz.

Focus

Sabancı Üniversitesi'nde okuyorum. Bilgisayar Mühendisliği bölümündeyim. Bu sene de son senem. Bu nedenle dersleri iyi takip etmeye, ders kaçırmamaya çalışıyorum.

Parlak olduğu söylenen bir zekam var. Derslerde de başarılı olmam gerekir değil mi? Ama değil. Olmuyor. Ben ne kadar üretken, akıllı, yenilikçi olursam olayım, bi şeyleri beceremediğimi hissediyorum.

Çok ama çok kitap okuyorum. Ayda en az 5 kitap alıp, hepsine aynı anda başlayıp, aynı anda bitirdiğim oluyor. Karşımda fazla bir uyaran olmazsa, sıkıntıdan patlıyorum çünkü. Bir şeye sadece 10-15 dakika odaklanabiliyorum. Eğer beni uyarmıyorsa ve zorunda hissediyorsam, çok yoruluyorum dikkatimi toplamak için.

Karşımdaki insanlar bazen benimle konuşurken, dayanamayabiliyorlar. O kadar çok konudan konuya atlıyorum ki, uyarıyorlar normal olarak. Karşımdaki sonu belli olan bir lafı uzatıp, betimlemelere dalınca kitleniyorum. Eee? deyince kırılıyorlar.

Aklımda sürekli bir takım projeler var. Hepsi do çok hoş ve parlaklar. Hatta bazılarından başarı da elde ettim. Ancak aralarında senkronizasyon yok. Zaman diye bir kavramım olmadığı için organizasyon da yapamıyorum. Her zaman kendimi bir şeyleri kaçırdığım konusunda endişelenirken buluyorum. Bir yerde yemek yediysem, kalkarken masayı dikkatlice inceliyorum ki bir şey unutmayayım.

İnsanlara hayır demekte zorlanıyorum. Ben onlara nasıl davranırsam onların da bana aynı şekilde davranacaklarını, benim saygı gösterdiğim değerlere saygı göstereceklerini düşünüyorum. Tabii ki olmuyor. İnsanlar benim bu düşüncelerimi suistimal edebiliyorlar. Çok kırılıyorum ve sinirleniyorum. Bu yüzden insanlara sert tepkiler verebiliyorum.

Bazen iyi, bazen de kötü ruh halindeyim. Çok güvenerek başladığım bir projeye, insanalrın aynı oranda inanmadıklarını görünce, ya da başka bir sebepten geri kaldıysam, kolayca demoralize olabiliyorum. Aynı şey derslerim için de geçerli.

Amfide diğerleri net bir şekilde odaklanmış vaziyette dersi dinlerken, ben 20 dakikanın sonunda, dersi izlememe rağmen, aklımdan başka yerlere gitmiş halde kendimi bulabiliyorum. O gün aklıma takılan değişik düşünceler hava bombardımanı yapar gibi hızla yağıyor. Eğer moralim bozuksa, daha fazla dayanamıyorum, çıkıp gidiyorum.

Tüm bunlara bu zamana kadar anlam veremiyordum. Geçen gün Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite bozukluğu ile ilgili bir TV programında bir Psikiyatrist'in saydığı 11 maddenin herbirine tik atınca, olaylar aydınlanmaya başladı. Bir anda o zaman kadar, ilkokulda, ortaokul ve lisede, öğretmenlerin sırf odaklanamıyorum diye yaptıkları eziyetler, "Bu çocuk çok dikkatsiz!" diye yaptıkları şikayetler gözlerimin önünden geçti.

Şuradaki yazıda da garip benzerlikler var.

Şimdi gidip bir muayene olacağım, bakalım ne olacak.

Yetişkinlikte Dikkat Eksikiği Sendromunun Seyri

Dikkat eksikliği sendromu; farklı yaş gruplarında ve hayatın farklı evrelerinde, farklı çehrelerle karşımıza çıkan bir olgudur.

“Dikkat eksikliği ve hiperaktivite sendromu” adıyla, çocuklarda ve ergenlerde; dikkat ve konsantrasyon güçlüğü, dürtüsellik ve aşırı hareketlilik ana belirtileriyle dikkat çeken, gerek okul hayatına ve akademik başarıya gerekse aile ve sosyal hayatına yansıyan aksamalar ve dalgalanmalar ile farkedilen bir durumdur. Yetişkinlik döneminde ise, daha çok, konsantrasyon, planlama ve organizasyon becerilerindeki problemlere yerini bırakarak “dikkat eksikliği sendromu” tanısıyla karşımıza çıkar; ve kişinin hem iş hayatına hem de özel ve sosyal hayatına yansıyan aksamalara neden olabilecek potansiyeldedir.

Yetişkinlik döneminde, dikkat eksikliği sendromunun belirtileri ;

Günlük iş, uğraş ve aktiviteler sırasında dikkat ve konsantrasyon süreleri kısadır; çevresel uyanlar tarafından kolaylıkla ilgileri dağılabilir ve performansları etkilenebilir.

Söylenen bir şeyi hatırlayamayabilirler. Yönerge ve talimatları bir kerede anlamakta, akıllarında tutmakta ve hatasız uygulamakta zorlanabilirler.

Konuşkandırlar ancak genellikle konudan konuya atlayarak, hızlı ve karmaşık çağrışımlarla konuşurlar. Bazen odağı kaybederler.

Düşünmeden konuşurlar, bazen düşünmeden davranabilirler de. Bazen istemeseler de kırıcı olabilir ve bu nedenle de, söyledikleri ya da yaptıkları şeylerle ilgili sıklıkla pişmanlık hissederler.

Dinlemekte zorlanabilirler, sık sık karşıdakinin sözünü keserler, sabırsızlanırlar.

Zaman planlaması konusunda zorlanırlar; genellikle randevularına geç kalırlar, işleri ya son dakikada yetiştirirler ya da hiç yetiştiremez ve ek süre talep ederler.

Planlama ve organizasyon becerileri zayıftır; işleri ve günlük aktiviteleri önem ve öncelik sırasına koymakta, bir işin ya da aktivitenin alacağı zamanı öngörmekte, günlük programlarını ve ilişkilerinin sınırlarını ayarlamakta zorlanırlar.

Kolayca hayal kırıklığına uğrayabilir ve sıkılabilirler.

Duygulanımları değişkendir; bu bazen bazı kişilerde dengesizlik olarak adlandırılabilecek boyutlara da varabilir.

Sınırlarları belirlemekle ilgili yaşadıkları problem, ilişkilerinde de yansıma bulur. “Hayır” demekte, sınır koymakta zorlanırlar; yakın-uzak, mahrem-aleni gibi sınırları karmaşıklık ve değişkenlik sergileyebilir, gel-gitler içerir.

Yetişkinlik döneminde azalmakla birlikte, bazen bazı kişilerde hareketlilik ve yerinde duramama hali gözlenebilir. Sık sık oturuş pozisyonu değiştirmek, odanın içinde sıkça gezinmek, masaya ya da koltuğun kenarına parmaklarla vurmak, ayak ya da bacak sallamak, konuşurken ya da dinlerken göz kontağını kaybetmek gibi davranışlar gösterebilirler.

Güçlü ve yaratıcı potansiyellerine rağmen öz güven ve öz saygı açılarından dalgalanmalar ve güvensizlikler yaşayabilirler. Bu da, sürekli olarak işleri sürüncemede bırakma eğilimleri, bir işe başlamakta ve başladıklarında sürdürme ve tamamlamada güçlük çekmelerine bağlı olarak karşılaştıkları eleştiriler ve yaşadıkları başarısızlıklarla doğru orantılı olarak derinleşir. Öte yandan bu da genel kaygı seviyelerini arttırır. Bu duyguların birikimi zaman içinde depresyona zemin hazırlayabilir.

3000 yaşına kadar yaşayan adam

Gel mantıklı bir şekilde düşünelim.

Bir bilgisayar ağındaki her paket bloğunun alında TTL adı verilen bir yaşama süresi var. Bu süre olmasaydı, her düğüm, bir sonraki düğüme veri paketini gönderecek, kaynaklar gereksiz yere kullanılacak, her geçtiği yerde verinin bozulma riski oranı daha da artacaktı. Bu aslına bir çember içinde oynanan kulaktan kulağa oyununa benzetilebilir. Hani o aradaki fırlamanın birisi, kelimeyi saçmalatır da, Haber diye başlayan şey Biçerdöver haline gelir ya, işte onun gibi birşey.

Ya insanlar da ölümsüz olsaydı? TTL denen olay, hayatın router'larından birinde yazılı olmasaydı? Mesela 3000 yaşından sonra ergenlik, çocukluk, yaşlılık gibi evrelere ayrılan hayat, farklı evrelere ayrılır mıydı acaba?

3000 yaşını geçenler, uzay aracını yönlendirme hakkına sahip olsaydı? Geleceğin sigorta şirketleri, aynen bugün, 25 yaşın altındakilere iyi araçları kiralattırmadıkları gibi, 3000 yaşın altındakilere izin vermeselerdi? (İstatistiki olarak 18-25 yaş aralığı, diğer yaş gruplarına astronomik oranda daha fazla kaza yapıyorlarmış.)

Belli bir yaştan sonra genetik bozulmalar o kadar çok artardı ki, orjinal DNA verisiyle bir bağ kalmamaya başlardı.

Zaten bu yüzden üremiyor muyuz? DNA kendisini yaşatacak araçlar olan bizleri kullanarak, kendini ölümsüzleştirmeye çalışmıyor mu? (Nar meyvesini yiyen kuşların midesinde taşınan nar tohumları, çok uzak noktalara taşınır.) Aynen tütün bakteriyofaj virüsünün yaşam döngüsü gibi değil mi? Virüs dediğimiz de pakete sarılı DNA değil mi?

Anlayamadığımız olay şu (toplumca); Bin yıllarca süren etkiyle DNA'nın bozulabileceğine kimse inanmakta zorluk çekmiyor. Ama bozulan DNA'nın (haydi bozulan demeyelim, değişen diyelim) artık başka bir canlı olduğuna, bu bozulmanın da aslında evrim olduğunu kabullenmekte güçlük çeken insanlar da mevcut.

Uzun, çok uzun zaman kavramını anlayamıyoruz çünkü. Bizim kısa hayatlarımız, bize binlerce yıl sürecekmiş gibi geliyor.

null

Geleceğin insanları DNA'yı yaşatacaklar, ama nasıl? Normal doğum mu, yoksa sezaryen mi? Düşünüyorum ki, gelecekte insanlar, eğer böyle dünyaya ve kaynaklarına zarar vermeye devam ederlerse, şu anki özgürlüklerini iyi kullanamazlarda, insan türünün devamı için, aşırı artan nüfusu dengelemek için, korkunç otoriter bir yönetim tarafından, klonlanarak çoğaltılacaklar. Bu arada insan ırkı da, ehlileştirilecek, belki de derisi 600 - 1000 dereceye dayanacak, daha hafif astronot kıyafetleri giyecek, farklı deri rengine akrabalarımız olacak.

Haydi biraz hayal kuralım. Yukarıdaki tabir tanıdık geldi mi? Bana geldi. Uzaylılar gibi değil mi? Belki de, bugün UFO'lara bindiği ve dünyayı ziyaret ettiği (hiçbir zaman bilimsel olarak kanıtlanamamış olsa da) iddia edilen uzaylılar, gelecekten gelen torunlarımızdır. Tıpkı geçen gün Kütahya Seyitömer Höyüğünde bulunan 4000 yıllık çimlenmiş, bugünkü bitkilerle karşılaştığında oldukça dayanıksız olduğu anlaşılan mercimek tohumunu inceleyen DPÜ Fen Edebiyat Fakültesi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nejat Bilgen gibi, onlar da bizi 4000 yıl sonrasından incelemeye geliyor olmasınlar?

Neyse, bu kadar hayal kurmaca, 1984 distopyaları yeter. Uzaylıları arayan, onlar tarafından kaçırlıdığını iddia eden model hanım,3 sokak ötede, geçim sıkıntısı çeken insan kardeşinden haberi olmayan kendisinin, sadece sex objesi olarak görüldüğü için fotoğraflarının çekilmesinden huzursuz olarak, günümüz toplumunda bireylerin yalnızlaşmasından dolayı, belki de bu evrende yalnız olmadığına inanıyor, inanmak istiyor.

Özgürce, zincirsiz, paylaşarak yaşamayı beceremediğimiz için.

Zorla!

Wordpress Flowplayer Eklentisi:

Birikim

Mtkocak - Birikim

Zuhal Müzik

Türkiye'de Capacity'deki zühal standında elektronik davulu denemek istedim. 10 saniye çaldıktan sonra eleman geldi ve dedi ki: "Yavaş çalsana!". E dedim ben bu davulu almayı düşünüyorum, üstelik o kadar da hızlı çalmıyorum? deyince, eleman "Aldıktan sonra istersen camdan aşağıya at. Banane!" dedi.

Japonya da ise Yamaha Retailer Store'da elektronik davulu deniyorum. Giderken adam koşarak yanıma geldi, az bi muhabbetten sonra beline kadar eğilerek "Çok uzaktan buraya gelerek, enstrümanlarımızı denediğiniz için çok teşekkür ederiz" dedi.

Adamlar o yüzden japonya…

Yeni!

Mtkocak - Derkenar

Ce"bitmiş" Bilişim Köy Pazarı Eurasia 2009

Eskiden Compex vardı, Taksim Tüyap'ta. Bilgisayar magazin dergisi sponsor olurdu, Escort, Aidata vs. gibi firmalar ürünlerini tanıtır, Turk.Net internetin tanınması için seyyar internet kafeler açar, inanılmaz etkinlikler olur, oyun ve yazılım firmaları demolarını dağıtır, microsoft, apple fuarlara çıkarma yaparlardı. Sonra Bilişim Fuarlarının yıldızı parlamaya başladı, ilki Lütfü Kırdar'da yapılmıştı. Bilişim kelimesini yeşil bir karayolu haritasının içine alan bir logosu vardı. Hala da o logo kullanılıyor.

Sonra bir gün Tüyap kapandı. Beylikdüzü'nde Ramada oteli'nin yanında ruhsuz bir araziye taşındı, gitmenin 3 saat sürdüğü.

Buna rağmen içimizdeki bilgisayar aşkıyla oralara da gittik. Ben, kendim, özellikle ilk bilişim zirvesine de katıldım. Müthişti. İnsanlar bir şeyler öğretmek, öğrenmek için çalışıyor, herkes kurşun gibi, bir heyecan mevcut. Linux vs. seminerlerinde TBD, kişilerden aldığı fikirleri rapor olarak hükümete sunuyor. O sene tuttuğum notlar canavar gibi, yazsam kitap olur. Fuarda tüm bilgisayar firmaları var, ürünlerini tanıtıyorlar, Yazılımda microsoft ve iş ortakları koskoca bir salon tutmuşlar. Turkcell geçen sene 3g tanıtımı yaptı, inanılmaz deneyler vs.

Fore Kazık

Ancak yıllardır farkettiğim bir şey vardı. Yani böyle aşağıya doğru giden bir eğri gibi. Önce Bilişim zirvesi'nde başladı. TBD, Bilişim Kurultayı'nı Bilişim Zirvesi'nde yapmayı bıraktı. Geçen ve önceki yıl o kadar para verdiğim (700 TL), sadece ürün tanıtımları ve bir kaç godamandan başka bir şey göremeyince, bir daha zirveye gelmeme kararı vermiştim. Not bile tutmadım, çünkü not tutulacak bir şey yoktu. Bilişim önemlidir, yazılıma önem vermeliyiz, bilgi güçtür, herkesin 1995 yılından beri bildiği teraneler. Geçen yıl yapılan ve çok umutlu oldukları genç zirvedeki sonuç bildirgesinin ise etkisi 0. Demek ki o umutlar sadece PR içinmiş.

Bu sene de zirve davetiyesi interpro'dan geldi. Kamu ve Akademisyenler 200 TL. Diğerleri 700 TL. E yuh artık. Paralara, fiyatlara bakar mısınız? Gün başı 233 TL oluyor, o paraya bırakın başbakanı davet etmeyi, Metallica o zirveye gelir. Üniversite öğrencisi olduğumu Kamu ve Akademisyen tarifesinden yararlanmak istediğimi belirtince davet gönderen hanım benim geçen sene firma sahibi olarak katıldığımı 700 TL ödemem gerektiğini söyledi. Ben de ünviersiteden 9 arkadaşımın da geleceğini, onların sadece 200 TL ödeyebileceklerini belirttim, hanımefendi o zaman siz de 200 TL verebilirsiniz dedi. Benim anlayamadığım bu fiyatlar vs değil. Fuar senin, istediğin fiyatı koyarsın da, bu aradaki 500 TL lik farkı görünce insanın sinirini bozuluyor. Gitmedim. İyi ki de gitmemişim, zira fuarın bu seneki (2009) halini görünce, 200 liramı hava saçmadığım için sevindim.

Turkcell, Vodafone, Avea gibi telekom temsilcileri yok. Apple, Microsoft, Linux, Symantec gibi yazılım devleri yok. Kalburüstü bilgisayar üreticileri yok. Fuarın yarısı zaten kapalı. Peki ne var? İnsanlarda bir ruhsuzluk, bir huzursuzluk var, bir iki GPS provider firması, bir de bol bol çin malı ıvır zıvır satan işporta kılıklı tezgahlar var. Yani o tezgahları, standları görünce bir an acaba Cebit'te mi yoksa Tahtakale'de miyim diye düşünmedim değil.

Kont Dracula

Artı çok komik bir olay daha var. Diğer sektör fuarlarında her zaman sektör üyesi isen giriş ücreti ödemezsin. Nitekim (oha bu kelimeyi kullandığıma inanamıyorum.) Kuyumculuk fuarında böyle. Hatta çoğu zaman kapıda davetiye dağıtılır. Neden? Çünkü stand kiralamadan zaten para kazanır organizatör. Peki Cebit'te? Tabi ki hayır, heryere giriş paralı, 20 TL, iş dünyası bölümüne giriş ise sektör temsilcisiysen serbest. İş dünyası bölümünde ise ne var? Plazma televizyonlar, bir de sapıklar için kalem kamera. Yuh diyorum. İnsanlar sizin panayırınıza ta nerelerden lütuf edip gelmiş, siz de 3 kişiye 60 TL ödettiniz. Bir de köy sineması havasında bir kağıt bilet. Bir de diyor ki çıkarsanız bir daha giremezsiniz. Kocaman tabelalarda çıkmayın girilmez yazıyor. Babam sigara içmek için dışarıya çıkıp giremedi. Güvenlik diyor ki çıkarsan giremezsin. Mantık? Yok. Ha diyor ki, insanlar çıkıp aynı biletle tekrar giriyor. Nasıl bir para hırsı lan bu? Rock'n coke, etkinlik, festival gibi yerlerde adamlar bilezik takar rahatça girip çıkasın diye, bunlar ona bile gerek duymamışlar. Hani Cebit ya bunlar, hannover vs ya. İster gel, ister gelme. Gelmem. Kazık. Ce"bitmiş".

Bi daha da gelmem o dandik fuarınıza.

Sonraki Sayfa »