Ağlayamıyorum
Uzun bir yoldan gelmişti. Herkesin övdüğü o bilgeyle konuşmak için. Etrafındaki herkes ona, O'nu tavsiye etmişlerdi zaten. Olsun, yol da pek umrunda değildi, yürüdükçe dertlerini unuttuğunu hissetti.
Bilgeye kimler gelmiyordu ki? Kısa yoldan zengin olmak isteyenler, evde kalmış koca arayan kızlar, sınava girecek öğrenciler, vs. Aslında bilge de bu durumdan menun değildi. Hatta bütün bütün sıkılmıştı. Bilge hayatı boyunca insanlara hizmet etmeye kendini adamış, parada pulda gözü olmayan bir adamdı. Uzun zaman önce gelmişti bu şehre. İlk başlarda ne dediğini anlamayan şehir insanları, dedikleri her zaman doğru çıkınca, O'na bir bilgelik payesi vermişler o da buna karşı çıkmamıştı. Yılların verdiği tecrübeleri insanlara anlatmak, onlarla paylaşmak sorun değil, O'na mutluluk veriyordu.
Kime sorduysa yüzüne tuhaf tuhaf baktı. 'Arif Bey nerde?', 'Ne kadar zormuş bu adamı bulmak, bir soruya cevap vermek için sadece?' diye içinden geçirdi. Arif Bey'i şehrin en büyük meydanı olan Atatürk Parkı'nın yanında çay içerken buldu. Arif Bey bilgeydi.
Ona doğru yaklaiır yaklaşmaz, bilgenin yaşlı yüzünün ardındaki deli bakışları farketti. Uzun zaman önce kendisi de aynı bakışlara sahipti, fakat toplumda varolmak için düşündüklerini saklamış, kendine zar zor bir yer edinmişti, ama bundan memnun muydu? Tabii ki, hayır.
Arif Bey daha onun konuşmasına fırsat vermeden, 'Hoşgeldiniz' dedi, gülümseyerek. 'Merhaba sayın bilge' dedi o da gülerek ve Arif Bey'in delici bakışlarından güç alarak.
Arif Bey hiç bozulmadı, yıllardır bu tür hitaplara alışkındı. Zira her yere gittiğinde, saygı gören, hiç bir zaman hesap ödettirilmeyen, halkın neredeyse evliya gözüyle baktığı bir adamdı. Nereden geldiğini kimse bilmiyordu. O da bilmiyordu zaten, ancak o şehre nerden geldiğini değil, bu hayata nereden geldiğini. Zaten Arif Bey'i de bilge yapan buydu.
'Ağlayamıyorum' dedi kısaca. Arif Bey şaşırdı. Uzun zamandır böyle bir soruyla karşılaşmamıştı. Aslında tam olarak kendini her gün gelen çıldırmış insanlarla karşılaşmaya hazırlmaıştı. Arif Bey bu konuda sabırlıydı. İlk gelmeye başladıklarında yüzlerine bilde bakmadığı insanlara artık hayır demiyordu. Çünkü O'da yeryüzünün bu tür insanlarla dolu olduğunu sonraları fark etmişti.
'Ağlayamıyorum.' İkinci kez tekrar ettiğinde Arif Bey Budapeşte üzerinde 10000 feette bulutların arasında ilerlemekteydi. Birden uykusundan uyanır gibi oldu. 'Neden?' diye sormadı. 'Anlıyorum' da demedi. Bilge işte. Bir süre sustu.
O sırada Atatürk Heykelinin önündeki çay bahçesinde küçük çocuklar koşturuyor, bazıları çekirdek çitliyor, serçeler bu çekirdekleri kapmak için hem birbirleriyle yarışıyor, hem de çekirdeklerden kokuyla kaçıyorlar ve sonra geri kapmaya çalışıyorlar, yaşlılar birbirleriyle son havadisleri tartışıyor, bir kaç çift gezinirken, bazıları da oturmak için son kalan gölgelik yerleri arıyorlardı.
'Gözlerini açık tut.' Arif Bey'in cevabı kısaydı. Ne demek istemişti acaba? Toz kaçsın da, gözlerim mi yaşarsın? Yoksa etrafına iyi bak mı demek istedi?
'Her gün etrafımda gördüklerim beni bu hale getiriyor, bir de içimdekiler, ağlamak istiyorum fakat ağlayamıyorum. Ne kadar zorlanırsam zorlanayım, olmuyor. Sadece kendimi üzgün hissediyorum. Hani o hayal kırıklığına uğradığınızda hissedersiniz ya, onun gibi, ama tam olarak da değil. Aslına neden üzüldüğümü ben de bilmiyorum. Üzgünüm işte, ama ağlayamıyorum.'
Arif Bey o sözlerini bitirirken sigarasından bir nefes daha aldı. Şöyle bir süzdü. Dışarıdan normal ama gözlerinde ufak bir delilik kıvılcımı gördü, devam etmeye karar verdi.
'Ağlamak, rahatlamaktır. Ödüldür' dedi, 'Ağladığın zaman, bir süreliğine herşeyden koparsın. Nasıl yağmur yağdıktan sonra toprak kokusu her yanı sararsa, sen de öyle rahatlarsın. Bazen de tıkanırsın, nasıl yağmur yağmaz kuraklık olur, insanlar yağmur duasına çıkar, insanın gözyaşları da böyledir, kuraklık varsa yağmaz. Hoş küresel ısınma dedikleri şey sadece doğayı etkiliyor sanıyordum ama bugünlerde herkesi etkilemiş, her kes o kadar kuru, o kadar çorak ki. Duyguların için sana ne diyebilirim? İnsan suya nasıl muhtaçsa, onlar da öyledir. Bir pınar aramak için dolaşabilirsin, Anılarına bir kuyu kazabilirsin, Terkos suyu gibi hüzünlü filmler izleyebilirsin, ama bence en doğrusu denizlere, göllere açılırcasına kendini bırakmak, ileri ulaşmaktır.'
O an gözünden bir parça yaş süzüldü. Yıllardır kendini hapsettiği hali, toplumda normal bir şekilde varolmak için girdiği şekilleri, saygı için en ağır küfürleri bile haketmeyecek kişilere karşı kendini nasıl tuttuğunu, kendini nasıl zincilere vurduğunu iliklerine kadar hissetti. Ağlamaya başladı ama çaktırmamaya çalışarak. Biraz daha kendini tuttu.
'Çok teşekkür ederim sayın bilge' dedi. Arif Bey de teşekkür etti. Kalktı, yürümeye başladı. Akşam olmaya başlarken, sağanak yağmur başladı. Saçlarını ıslatarak ve gözyaşlarına karışarak.
02.01.2008
Comments(0)