Bildiğiniz gibi doğanın karşısında çaresiz olarak ortaya çıkan insan, doğaya ilkel dayanışma ve iş bölümü sayesinde galip gelmiştir. Tek başına üstesinden gelemeyeceği doğal olaylar, avlanma, beslenme gibi konularda amaç için mücadele ederken el ele veren insanoğlu, birlikte yaşamaya ve yardımlaşmaya başlamıştır. Tarım devrimi ile birlikte doğaya hükmederek, beslenmek için arazileri işleyerek, ona sahip çıkarak özel mülkiyet ve emeğin bölüşümünü ortaya çıkarmıştır. Ağalar, derebeyleri, feodal üretim ilişkileri ve daha ötesinde büyük krallıkların büyük arazilerini işleyen kölelerin, serflerin beslediği toplum, keşifler, bilimsel ilerlemeler ve alışverişin gelişmesiyle, serbest ticaret sistemine geçmiştir. Bir iş yeri sahibinin kaç eleman çalıştıracağını, insanların dilediğince emeklerini satamadıkları, krallık ve aristokrasi sistemi dünyada Fransız devrimi ile birlikte son bulmuş, bunun yerine ulusların kendi kendilerini yönettiği ulus devletler ve Kapitalist sistem ortaya çıkmıştır.
Aydınlanma ve pozitif bilimlerin gelişmesi ile birlikte din kurumu toplumsal yaşamda, orta çağdaki egemenliğini sürdüremez hale gelmiş, ve maddesel dünyaya hakim olmaya çalışmak yerine, insanların inanç dünyalarındaki, kalplerinde ve vicdanlarındaki gerçek yerini bulmuştur.
Ücretli emekçinin, köle veya serften daha verimli olması nedeniyle, dünyada kölelik kalkmış, daha çok çalışana ihtiyaç duyulması nedeniyle kadınlar çalışma yaşamına katılmış, kadın ve erkekler arasındaki eşitsizlikle giderek azalmaya başlamıştır.
Ücretli işçinin iş günü saatlerini sınırlayan yasalar nedeniyle ortaya çıkan verimlilik ihtiyacını karşılamak üzere makine otomasyonuna geçilmiş, bunun devindirici gücü olan buharın etkin kullanılmasıyla sanayi devrimi ortaya çıkmış, ulusun ihtiyacından çok daha fazla malı çok daha ucuza üretebilmek kolaylaşmış, hammadde ve elde kalan bu mallara yeni pazarlar ihtiyacı doğmuş, bunun sonucunda sermaye güçleri önce birbirleri ile savaşarak iki dünya savaşında milyonları yıkıma sürüklemişler, daha sonra da işbirliği yaparak uluslararası büyük sermayeyi oluşturmuşlardır.
Bu yeni ve muazzam sermayenin tek amacı vardır. En aşırı miktarda ürünü, en ucuz maliyetler ve en çok karla üretmek, bunu en fazla kişiye satarak maksimum karı elde etmektir.
Tüm bu uzun sözlerle varmak istediğim nokta şurası: Bugün son 10 veya 20 yıldan beri tüm dünyada yükselen bir durum var.
2008 yılı aralık aynıda yayınlanan bir haber şöyle diyor. "Eylül başından bu yana en fazla işten çıkarma, 24 bin 600 kişiyle Kuzey Amerika’da faaliyette bulunan bilişim şirketi Hewlett-Packard’da oldu." 24 bin 600 kişi, sadece tek bir şirket tarafından işten çıkarılmış. Bir şirketin en büyün maliyeti işçi maliyetidir doğru. En iyi performans değerlendirmeleri bile kullanılsa, her ay aynı maaşı ödemek zorunda olunan, en büyük maliyet kalemidir. Bir hesap uzmanı olarak bunu siz benden daha iyi bilirsiniz.
Aynı şirket 2011 yılında 1.2 milyar Dolar yatırım yaptığı mobil ürün bandını kapatarak, yazılıma yöneleceğini açıkladı.
Sadece HP değil, onun gibi IBM ve bir çok şirket elle tutulan ürün bantlarını kapattı, veya marka üretim haklarını devrettiler. Üretim yapan işçilerini işten çıkardılar. Üretimlerini işçi maliyetlerinin 2000 dolar yerine, çok düşük olan Çin, Vietnam, Tayland gibi ülkelere taşıdılar.
İşçi çıkardılar, fabrika kapattılar. 2000 dolara ürettirip 500 dolar kar ettikleri bilgisayarı ucuza ürettirip 800 dolara ürettirip 1700 Dolar kar etmeyi tercih ettiler.
Bilgisayar Tayland'da, Gitar Meksika'da, Kot pantolon Türkiye'de üretilmeye başlandı.
Fakat ürettikleri 2500 Dolarlık bilgisayarı kimin alacağını hesap etmediler. Devasa üretim kapasitesiyle, yenilik ve gelişmeyle malların fiyatları ucuzladı. Bugün zamanında 5000 dolarlık bilgisayar 500 dolara alınabiliyor. Ama bu gelişmeyle beraber, işsizlik ve insanların borçları da arttı. Kredi kartı borcunu ödeyemeyen, emeklilik primlerini, mortgage'sini ödeyemeyen insanların yeni bir cep telefonu almaya kaynakları yoktu. Telefon satılmadı, firma kar edemedi, telefon bandını kapattı.
2008 yılındaki dünya ekonomik krizini insanların açgözlülüğüyle, türev yatırım araçlarının yanlışlığıyla açıklamaya çalışmak, gerçeği saklamaktan başka bir şey değildir. Borç krizine giren, iflas edecek olan bankaların devlet tarafından kurtarılması ile birlikte dünyada serbest piyasa ekonomik sistemi çökmüştür. Yaşanan kriz sadece, yaşanacak olan krizler zincirin halkasıdır.
Günümüz dünyası ve toplumunu eski sosyolojik tezler veya 50 ya da senelik 500 senelik düşüncelerle açıklamak mümkün değildir. Günümüz koşulları farklı şeyleri bilmeyi gerektirir. Bugün dünyada bir mesajın, dünyanı öbür ucuna varması, insan gözünün açılıp kapanmasından daha kısa zamanda gerçekleşiyor. Dünyanın herhangi bir yerinde, internete erişimi olan bir kimse, bir konuda bilgi sahibi olmak istese, 15 dakika araştırma yapması yetiyor. Yani bugün ben hiç bilgim olmayan marangozluğu öğrenmek istesem 2 ayda konu hakkında işe yarar bir eser üretecek tecrübeyi elde edebilirim.
Youtube yasağını hatırlıyoruz. Bir yunanlı kişinin Atatürk'e hakaret etmesi sonucu, youtube sitesi yıllarca kapalı kaldı. Ben dünyada devlet başkanlarına hakaret etmenin yasal olarak suç sayıldığına inanıyordum ama iş öyle değilmiş. Atatürk'ü severim. İdeallerine de saygı duyarım. Kişisel olarak örnek aldığım bir insandır. Hakkında yazılanların çoğunu, kendi yazdıklarının neredeyse tamamını okudum. O yüzden yapılan saygısızlığa içerledim. Sonra da videoları kaldırmayan youtube'a da kızdım açıkçası. Ama bir soru aklımı kurcalamaya devam etti gerçekten. Youtube videoları neden kaldırmıyordu? Haklı bir gerekçesi var mıydı?
Sebep Türk düşmanı oldukları veya Yunan aşığı olmaları mıydı? Yoksa Israil'le sorun yaşayan Türkiye'ye yardımcı mı olmak istemiyorlardı?
Konuyu biraz araştırdım. Ve çok şaşırdım. Youtube ve bağlı olduğu Amerikan Yasaları diyor ki. Bir ölüye ait olan bütün haklar kendisiyle beraber ölmüştür. Ölü kendisini savunamaz.
Bu yüzden bir kişi ölüye ne derse desin bu ifade özgürlüğü içindedir.
Biraz daha araştırdığımda hakaret davası olayının batı'da bizimki kadar yaygın olmadığını gördüm. İki kişi arasında bile olsa, konu hakim takdirine bağlı oluyor ve genellikle söylenen 'Böyle bir dava açmayı düşünüyorsan, kaybetmeye hazırlan.'
Bugün artık sansür diye bir şey de mümkün değildir. 22 Kasım'da internete konan filtreyi 14 yaşındaki bir çocuk hiç programlama bilmeden 5 dakikada alt edebilir. Bugünün dünyasında sakıncalı düşünce, zararlı, modası geçmiş düşünce gibi kavramlar mülgadır.
Dolayısıyla Arap toplumu da, Amerikan toplumu da, Rus toplumu da artık az da olsa bir şeylerin farkına varmaya başlamıştır. Bir kaç ay önce New York'ta Wall Street'te durumu kendi gözlerimle gördüm. İyi durumda olan insanlar bile iş arıyorlar. Kriz geçmiş değil.
Ülkemizde ise 12 Eylül 1980 insanların yeni düşünceler üreten damarını kurutmuş. İnanın, etrafımdaki hiç kimse beni şaşırtmıyor. Beni şaşırtacak şekilde yeni bir şey söyleyen insanlara rastlayamıyorum. 1970'li yılları yaşamış bir yakınıma, neden en güzel filmler, kitaplar, şarkılar 70'li yıllardan diye sorduğumda, 1961 anayasasının sağladığı özgürlükçü düşünce ortamının insanları şevklendirmesi şeklinde cevap vermişti.
Amerika'da krizi görece yaşamayan tek sektör bilişim sektörüdür. Bunun sebebi 'Inside Job' adlı belgeselde de belirtildiği şekilde, iyi eğitimli, yüksek kaliteli iş gücü, özgür düşüncenin ve icat etmenin desteklenmesi, bürokrasinin azlığıdır. bugün Google, Facebook, Twitter, Linkedin vs. gibi internet devlerinin, Microsoft, Apple gibi yazılım ve bilgisayar firmalarından neden bir tanesi bile Türkiye'den çıkmıyor?
Ben bunun cevabını ifade özgürlüğünde görüyorum. Bilgi ve yenilik yapma gücünde görüyorum. Çünkü bu biricik kaynaklar, maliyetlerinden dolayı yurtdışında üretimi yaptırılamayacak kaynaklardır. Bu yüzden Apple Bilgisayar Amerika'da tasarlanır, Çin'de üretilir.
Dolayısıyla bugün bir ülke önümüzdeki yüzyılı düşünüyorsa özgür ve yenilikçi düşünce kaynaklarını artırmalıdır. Yeni anayasa bireylerin potansiyellerini ve onların mutluluğunu amaçlamalıdır. Onların açlık, fakirlik, geçim sıkıntısı, gelecek korkusu, depresyon, intihar, mutsuzluk, bocalama içerisinde kendi vasıfsız emek güçlerini satan makineler olarak değil, mutlu, kendine ve başkalarına güvenen, bürokrasiyle bocalamayan, sen benim kim olduğumu biliyor musun sözüyle karşılaşmayacak, farklılıkların saygı görerek özel ilgi ve özen gördüğü bir ülke hedeflenmelidir.
En büyük önem insan hakları ve ifade özgürlüğüne verilmelidir.
En önemlisi eğitim sisteminin amacı bireylerin bilgilerini artırmak değil, onların bilmediklerinin farkında olmalarını ve bilgiyi ulaşmalarını, özgürce yorumlamalarını hedefelemelidir.
Şiddet, nefret veya hırsızlık gibi suç unsuru oluşturan her türlü faktörün, eylem ortaya çıkmadan önce önlenmesi cezalandırmadan daha ekili olacaktır. Bu yüzden cezalandırıcı, soğuk, bürokratik bir devlet cihazı yerine, sorunların oluşmadan önce, yardımlaşarak, imece ile daha etkin bir şekilde çözüldüğü, sevginin anayasası yazılmalıdır.
Bugün çocukken okuduğumuz hayat bilgisi kitaplarında kalan komşuluk gibi imece kavramı da kriz sonrası ekonomi için ciddi bir alternatif haline gelmiştir. Bilgisiyar Mühendisi olduğumdan bilişim alanından vereceğim iki örnek çok önemlidir. Açık kaynaklı yazılımlar sayesinde etkin kaynak kullanımı ve düşen maliyetler nedeniyle, bir kaç yıl önce IBM firması, insanların imece ile ürettikleri bu tarz yazılımlara bir milyar doların üstünde hibe ve yardım yapmıştır. Aynı şekilde bildiğiniz gibi Vikipedia adlı imece ile üretilmiş kütüphane dünyada kaynaklara erişemeyen insanlar için umut olmuştur ve milyarlarca insan tarafından kullanılmaktadır.
Aynı zamanda elektronik sistemlerin etkin ve güvenli kullanımı sayesinde örneğin Garanti Bankası'ndan güvenle her gün binlerce kişi para gönderebiliyorsa, aynı şekilde elektronik sistemler, temsili demokrasiden bizi doğrudan demokrasiye daha çok yaklaştıracaktır, ve bir gün insanlar gerçekten kendi kendilerini yönetme imkanına erişeceklerdir.