80's

I hate the past. I think every day that I live was better than yesterday. I do not know the cause, but I have some small clues about it. Somewhere in the past there was good memories hidden, before I started to understand problems, instead of fearing them.

ilkokul

First photo that I want to mention, is from year 1990. In the elementary school, with a classmate that I do not even remember the name. I remember that there were USSR in the maps, instead of Russia or Georgia.

On the right side of my classmate there is a electricity plug with blue color. Why blue? Because every year they were coloring the walls with different boring colors. The first color that I remember was brown, which was not a funny color for an elementary school. With cold concrete and iron round walls, education was seen as a over serious job. But without any special care to any students. In a small class, we started with 72 students. 72 children at age 7 or 8, are trying to memorize to multiplication table. As seen on the picture, we have blue uniform with world’s most stupid design and color.

In general, at Turkish education, schools were trying to create most unique designs. I understood after high school the case. School directors were making agreement with uniform producers and uniforms were overpriced. The difference was going to their pockets. Same wheels were rotating at School Family Unions. They were selling something, demand money each month, but no one knew where all of this money were going. Having this serious money and finance job, it was normal that walls of the school were colored to boring colors.

Another thing that I remember, that our class teacher was shouting, insulting, humiliating and hitting to our hands with ruler. Because of that I cannot say that I like this picture. Chair seen behind us, was a fear object because of this.

Photo was taken using flash, we could not tell if it was taken at day or evening. Only blurry silhouettes behind the curtains gives some clue that it was taken during the day. But not for sure.

Near us there is a chalkboard with some script about Bakırköy, that our school was located. I think chalkboard was a torture for both teachers and students. If somebody runs or erasers falls to floor no one could breathe. Our teacher was using 2 colors. She was caring about colors, script, but I cannot say the same thing for students. Most weird thing that I remember about her, stupid rules imposing to us. In example, one of them; automatic pencils were prohibited. I do not know why, and still cannot understand it.

I learnt reading before I started to school, I had to have some upper level than my class, but teacher did not allow me to change class. Having this, I was the most successful, but most disinterested, disorganized, less liked student by teacher. One thing that I can see from my face; unhappiness. Having family issues due to my father’s work and business. I was only a detail in my family. Can be seen that my classmate’s well cut hair, and my long, careless hair.

gülüm dondurma şakir

A more old photography from my childhood, is from some years between 1987 or 1989. During last years of iron curtain, Turkey was still inside somewhere near 70’s or more back. Turkey was not an East block country, but had a weird curtain too. Having only one TV channel and radio, with prohibited import, (Marlboro packs on the glass), strong police and military force, was living in a box created by stupid military coup that killed every kind of freedom. As a children we did not know or care about these issues. Our main occupation before the elementary school, was Ice cream and video games.
On this photo there is 20 people. All of us and others are in the costume of 80’s. Children were dressed with more colorful, adults are in more pastel colors. Maybe same as our lives.

We 5 cousins, were best clients of Sakir, ice cream maker. At that time, there were no ice cream brands. Only thing that I remember fruity Ice called Buz-something, but even that could not be found anywhere.

Another interesting thing about this photo, that is not taken at summer. Everyone ears jumpers or sweaters. But photography’s main subjects is Ice cream, and ice cream is not considered as eatable at winter until year 1995. After the end of the 80’s Turkey did not left the curtain on personal freedom but left the curtain on the business. Import and foreign brands are permitted. After the era of arrested people because of having Marlboro in his pocket, Turkish people accepted new things. Now there is 4 or 5 brands of Ice cream. Hundreds of TV and Radio channels. Children play with PS3 and farmville instead of sand and paddle. But as I see on my 14 years old cousin, they do not even answer questions, have 500 friends at MSN and chatting continuously with them, instead of make some activities. I think it is not a fault of them, but is the fault of the parents that gave all of these occupiers to us, to concentrate to their problems instead of passing some 10 minutes at a day. It is normal to prefer to listen virtual worlds instead of fighting, swearing parents.

Where will the children play, at a city without any parks, children centers, cities with boring schools and life centered on most meaningless exams? A military coup affected generation, killed another generation, because of the psychological damage made by crisis, arrests, terror, family problems and more. Now, at the year 2010, we have to many

Şakir detay

choices, we can choose between 10 chicken brands, instead of ‘Tavuk bulunur’ (We have chicken.), but taste of today’s chicken is like straw. And I still miss the taste of Sakir’s Ice cream with smoke flavor that I cannot find anywhere today.

Mutlu Tevfik Koçak

VA 215 - Instructed by Dilek Tina Winchester
July 20, 2010

Site hakkında

Takip edenler bilirler. Çoğuınlukla yazdığım makaleleri içermekle beraber, kendi kişisel değerlendirmelerimi de yazıyorum. Bu konuda biraz haksızlık ettiğime karar vardim ve birtakım yenilikler yapmaya karar verdim. Bundan sonraki dönemde, üzerinde uğraştığım konularla ilgili bilgiler ve tutorialler vereceğim. Bazı faydalı linkler de olacak. Tutorialler genellikle Türkçe olarak internette bulunmayan konular hakkında olacak. Bu süreçte görünümü de biraz daha modern bir hale getirmeyi düşünüyorum. Sağolsun, rahmetli Boncuk yukarıda bize çok eşlik etti, ama konuyla alakalı yeni bir tasarım gerekiyor.

Önümüzdeki günlerde blog'da yer vereceğim konular (Kendim hatırlamak için yazıyorum)

  1. Saf PHP ile yazdığım içerik yönetimi RADSIS
  2. RADSIS'in fatura takibi yapan versiyonu. (Adım adım anlatılacak)
  3.  CakeApp sistemi nasıl kullanılır
  4. Veritabanı modelleme örnekleri
  5. C# ile gui programlamaya giriş (Berbat tutorialler var internette)
  6. C# soket programlama
  7. C# şifreli mesajlaşma yazılımı
  8. CakePHP tutorial
  9. CakePHP ile ileri uygulama
  10. Blueprint CSS kullanımı
  11. Jquery UI kullanımı
  12. ExtJS ile örnek uygulama
  13. Turquaz muhasebe yazılımını Mac OS X'de derlemek
  14. Monodevelop ile örnek uygulama serisi
  15. Qt ve C++ GUI programlamaya giriş

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Umarım yararlı bir seri olur.

Birikim

Mtkocak - Birikim 2

Ben oraya bakarım bir kez daha,
Yürüsem buradan uzaklara,
O zaman nereye gideceğiz?
Bilirim, birikir hiç durmadan

Her gün bunu kendime soruyorum,
Nerden gelip nereye gidiyorum?
Yanlış yerde doğruyu arıyorum,
Yıllar sonra belirdi bu birikim

Sorsam cevap veremez sevdiklerim,
İstesem de gelemez verdiklerim,
Hayat aptal isen merhametsiz,
Yıllar boyu birikti, çektiklerim

Söyle neden böyle bu dünya?
Söyle neden böyle insanlar?

28 Haziran 2010 / Kurtköy

İnovatif işletme nasıl olmalı? 2

Daha önce yazdığım "İnovatif işletme nasıl olmalı" adlı yazıyı okumadıysanız, önce onu okumanızı tavsiye ediyorum.

Nerden bakarsanız bakın, dünyada artık eski karlar, eski iş yapma kolaylığı yok. Bilginin çılgınca dağılıyor olmasından dolayı, artık daha önceden sadece sizin yaptığınız bildiğiniz işin sırrına, isteyen herkes vakıf olabiliyor ve eğer müşterinize karşı dürüst olmayan işler peşindeyseniz, bu apaçık oratay çıkabiliyor. Saklanmak yok artık. Neden mi? Alın size örnek: En son Foxconn olayında, bütün dünya 400.000 çalışanı bulunan, Apple'dan Dell'e, Dell'den Sony'e bir çok ürünü üreten firmanın çalışanlarına nasıl baskı yaptığını öğrendi. Fazla mesai'yi önceden kabul ettiğine dair imza attırılan çalışanlar, işsiz kalma korkusuyla, ruhsuz bir ortamda, uyuyup, yemek yeyip, çalışıp tekrar uyuma döngüsünün dışına çıkmıyorlar. Bu yüzden intihar eden çalışanlar olunca, olay basına yansıdı. Ücret: Aşağı yukarı 175$, böyle gider mi? Hayır, %70 zam yaptılar, 250$ dolar olmaya başladı ama düşük maaşla emek sömüren firmanın, (ve dolayısıyla Apple gibi firmaların) foyasını tüm dünya öğrendi. Kaynak: Gizmodo. Benzer olay, IBM türkiye'de de oldu. IBM, olayın medyada yeralmasını başarıyla engellediyse de, tamamen saklayamadı. Sendikalı çalışanını işten atan ve bu yüzden mahkemelik olan IBM sayesinde, beyaz yakalılar da işçi olduklarını iyice anladılar.

Yani en temelde müşterinize karşı iyi niyetli olmanız ve yalan söylememeniz gerekiyor. Örneğin müşterisine açık açık yalan söyleyen firma olan Superonline, Sınırsız limitsiz internet paketlerine adil kullanım hakkı koydurup, bunu da Türk Telekom yüzünden olduğu yalanını söyleyince, hemen facebook'ta gruplar kuruldu. Ben dahil bir çok kişi de Superonline'dan bu hizmeti almaktan vazgeçti.

Samimi olmanın bir diğer yönü de, laf salatası yapmamak. 1995'in dünyasında değiliz. Tamam müşterinize ürün değil, tecrübe ve tatmin satıyorsunuz ama ürünü unutmaya başladınız be kardeşim. Örneğin geçen gün: Sevdiklerinize ve size, değer katıyor,  tüm ihtiyaçlarınızı düşünüyor, süper şeyler yapıyor. Beni de onu da düşünüyor gibi bir video reklam yapan firma olan vimjo.com'un reklamından ben ne sattığını ve ne olduğunu çözemedim. İndirim marketi mi? Yoksa bol çeşit mi? Nedir amaç? Güzellik ürünü mü satıyor belli değil. Maksimum 2 kelimeyi geçmeyin. Süslemeyin. "İşinizi kolaylaştıran çözümler yerine", "kolay muhasebe" ya da "size değer katar" yerine "güzellikte çeşit" daha anlatıcı olur. Unutmayın, 2005'ten sonra süsleme iPod tarafından bitirildi. Örnek bir iPod tasarımı, kimliksizdir, gereksiz hiçbir ayrıntı, ek özellik, renk bile yoktur. Ne kadar eleştirilirse eleştirilsin, iPad'de USB bile yok. Cüretkarca, ama öyle. Amaç ne? İnternete girmek, belki dergi okumak vs, şimdi o alete hardisk bağlamanın manası olmaz diye düşünülmüş, ya da ileride pazarlanacaktır. Feedback alınıyordur. İphone'daki görüntülü görüşme olmaması çok eleştirldi ve iPhone 4'te 720p görüntülü görüşme var. Feedback alınmış.

Hem satılan ürünün ne olduğunu anlamak, hem de satın alınan ürünün teslimatı'nın çok hızlı olması gerekiyor. Başta küçük bir firma olduğunuz için, büyük bir firma ile rekabetinizdeki tek avantajınız fiyat değil, hatta daha pahalı bile olabilirsiniz. Örneğin custom yani size özel üretilmiş bir yazılımı Microsoft'a yaptırmak istediğinizi düşünün. Randevu almanız bile en az 15 gün sürecektir. Ama size özel, size uygun çözümü küçük bir firmaya yaptırmanız, hem daha hızlı, hem de daha size özel olacaktır. Eğer küçük firma bu güveni sarsmaz ve teslimatı zamanında yaparsa, 5 yıldızı alır. Bir diğer durum da, çok yönlülük. Sadece bir alanda odaklanmış bir firmadan, (örneğin muhasebe programı yapan firmadan, CAD sistemleri konusundan tavsiye isteyin, alamazsınız. ) Çok yönlülük, hizmeti siz vermeseniz bile, bildiğiniz ve güvendiğiniz bir firmayı tavsiye edebilme beceri ve bilginiz, yarın size ayrı network node'ları olarak geri dönecektir. Ama örneğin Goril Holding'in bilişim hizmetlerindeki müşteri temsilcisiz asılda Erzurumda'dır, ve teknik bilgisi yoktur. Size sadece önünde yazılı olan prosedürleri uygular.

İnovatif firma samimi, süssüz, çok yönlü olmalıdır. Fakat, sizin bu samimiyetinizi taciz etmek isteyecek bir sürü müşteriniz de olacak. İnovatif işletme aynı zamanda kesindir. Bilmediğine bilmiyorum der. Yapamayacağı ve prensiplerine aykırı olan işleri, sırf müşteri istiyor diye yapmaz, gerekirse anlaşmayı iptal eder. Örneğin saçma sapan istekleri olan bir müşteri sizin harika tasarımınıza, kendi köpeğinin resmini koydurup, merhaba flash'la mnerhaba dedirtmeye çalışabilir. Kaynak: (var ama hatırlamıyorum. How a perfect design is killed by customer, gibi bişeydi.) Sonuçta siz müşterinin elindeki photoshop veya visual studio kullanmaya yarayan mouse değilsiniz. Kendi yaratıcılıpğınıza en ufak bir müdahelede bulundurmayın. Geri beslemeyi alın, ama sonraki versiyonda kullanın. O ekstra özellik de olmayı versin. Sonuçta siz o ek özelliği koyana kadar, başkası yazılımı bitirip satabilir. İş bitmeden eleştiri kabul etmeyin. (Gerçi isteseniz de alamazsınız. Yapıcı eleştiri akıl ister. Bitince bol bol alırsınız. Sebebi de genelinin kavramlarla düşünememesi.) Teslim tarihini ertlemeyin, müşteriniz istese bile ertelettirmeyin. Bu konuda fetişist olmanıuz şart, çünkü zaman ve hızınız, beyin gücünüzden sonra, büyük firmalara karşı, en büyük sermayenizdir. Bırakın onlar siz ürün geliştirirken, maaş bordrolarının peşinde koşsunlar, bırakın müşterilerine köpek gibi davransınlar. Sabırlı oldukça kazanan siz olacaksınız. Çünkü kapitalizmde (aslında doğada) değişim vardır.

En önemlis de bu zaten. Piyasada çok firma var, ben ne yapabilirim ki, bi doılu yazılım, bir dolu ürün çeşidi var. Peki sizden bir tane daha var mı? Sizin gibisi var mı? Yok. Kim sizin vereceğiniz çözümün aynısını verebilir? Dünyada kaşı gözü birbirinin aynı iki insan dahi yok. Atalarımızın dediği gibi, her kör satıcının, bir kör alıcısı vardır. Umutsuz olmayın. Ürünü yapın ve satın.Çok fazla planlamayın. Bilgiye açık olun.

F1'e basın

İnovatif olmada en büyük engel, hatta birçok işletmenin, kişilerin inovatif olamamasındaki en büyük sebeb, bilgiye açık olmamalarıdır. Sizin yapmaya cebelleştiğiniz, gururunuzdan dolayı kimseye sormadığnız, her tarafını kendiniz yapmaya çalıştığınız, belki birilerine sorup durduğunuz şeyi belki başkaları yapmış, tecrübe etmiş, hatta internete yazmış olabilir. Örneğin, yeni bir firma kurma aşamasında olsam, bu yazıyı okuyor olurdum. Ama ne yazık ki, birçokları, kendileri deneme yanılma yaparken, sadece F1' basmaktan, google'ı açıp ne istediğini aramaktan bihaberler. Siz böyle olmayın. Varsın başkası yapmış olsun, varsın hazır sistem olsun, varsın siz yapmış olmayın, ama olayı çözen, işleri kolaylaştıran siz olun, unutmayın ki, DOS işletim sistemini, Bill Gates, Pencere Yönetim sistemini de Steve Jobs yazmadı. Bilgiyi alıp kullanmaktan daha da öte olan bir şey var.

Anlam güçtür

İnternet'in ilk çıktığı zamanlardan kalma bir atasözü var. Bilgi güçtür diye. Evet bilgi güç, ama bu aynen, 100 ton çimentonuzun olması ve sizin amacınızın inşaat yapmak olması gibi birşey. Bugün dörtbir yanımızdan, TV'den, radyodan, internetteki heryerden, reklamlardan bilgi akıyor. Bu yazıların, sesli ve görsel medyanın %85'ten fazlası çöp. Bizi ilgilendirmiyor ve gözardı ediyoruz, ancak ihtiyacımız olan gerçek bilgileri bunca yığının arasında gözden kaybediyoruz. İmkb'nin son 10 senelik, Türkiyenin nüfus, ekonomik, istatistiksel tüm verilerine, şu anda oynanmakta olan filmlerden, trafik yoğunluğuna kadar bilgiler internette mevcut. Bilgiye sahip olmak güç değil artık, sizi başkalarından daha güçlü yapmıyor, çünkü herkes bilgiye sahip. Sadece ve sadece siz o bilgiyi alıp, ona anlam verip, ihtiyaç duyulan alanda (ihtiyacı siz yaratabilirsiniz. ) kullanarak, bir çözüm oluşturabiliyorsanız, o zaman bilgiyi anlamlandırıp, herkeste olmayan o güce sahip olabilirsiniz. Aynı şey yazılımlar için de geçerli. Artık gardrop gib bilgiyi alan, depolayan ve erişimi sağlayan yazılımlar moda değil. (Türkiye'de 10000 tane muhasebe paket programı varmış. Moral bozucu değil mi?) Ama bunun yerine gardrobunuzun her gün giydiğiniz şeylere ve o günün modasına göre size ne giymeniz gerektiğini tavsiye ettiğini düşünün, ya da kirlenmiş kıyafeti tespit ettiğini? Güzel olmaz mı? İşte bugünün ve geleceğin sistemi böyle olacak. (Buna en güzel örnek, last.fm veya itunes'in müzik tavsiyeleri. Aslında kolay bir algoritması var. Sizin gibi o şarkıyı dinleyen herkeste en fazla olan diğer şarkıyı kayıt ediyor, ve size tavsiye ediyor. Yani bu ürünü alanlar, şunu da aldı olayının neredeyse aynısı. İlgilenenler mtkocak@gmail.com'a mail atabilirler.)

Son olarak devrimci olmak, eskinin yerine yenisini koymak, sürekli kendini veya ürünlerini geliştirmekten daha da öte olan bir şey, tüm kalıplara karşı olmaktır. Sonuçta sizi, tüm eğitim hayatınız boyunca hamur haline getirerek bir kalıba döktüler, sizden belli bir şekilde davranmanız, kalıbın dışına çıkmamanız beklenmekte. Siz de başkalarının kalıplarına hayransınız, başkalarının hoca diye, profesör diye, Apple diye, tasarım diye koyduğu kalıplara hayransanız, kaybedersiniz. Tamam, ilham alın, ama kölesi olmayın. Her zaman karşıdaki kalıbın, kuralın hatalı olabileceğini bilin ve yedekli çalışın. İki kartınız tutuyor diye, tüm kozlarınızı oynamayın. Tüm kalıplara karşı olun, hatta bu kalıba bile.

16.06.2010

Sabancı Üniversitesi Kütüphanesi 7/24

Mutlu Tevfik Koçak

Mtkocak feat. Powerglove - Tetris

Mtkocak feat. Powerglove - Tetris

Kayıt : 5 Mayıs 2010

(Tetris oyununun melodisiyle)

Sen beni sevdiğini, bana söyleyerek, hep benimle oynarsın,
İstediklerin olmayınca da, hemen bana surat asarsın

Ben seni bir dakika dahi geç arasam, gelip hesap sorarsın,
Birazcık tartışsak, azcık sorun yaşasak, hemen ayrılmaya kalkarsın

(aranağme)

3 milyar hatun içinde en delisi beni buldu,
Günlerim alışveriş merkezlerinde geçer oldu,
Aradım mesaj attım adım ilgisiz adam oldu,
Ne yapsam yaranamadım, hayat bana zindan oldu

Hiç bir zaman anlayamadı,
Ne dediğimi ve de söylediğimi dinleyemedi,
Kendine bir dur diyemedi,
Başımın etini yemekten hiç usanmadı

(Solo ile beraber)

Beni yoruyor o, beni yoruyor o, yine de arıyorum,
Arama diyor o, arama diyor o, yine de arıyorum

(en baştan tekrar)

5 Yıl sonra 16 Nisan 2010, Evde

Yeni parça: Üsküdar Cover!

Mtkocak - Üsküdar 2

İlkokul + İtalyan Ortaokulu + İtalyan Lisesi + Sabancı Üniversitesi'nden 17 yıllık eğitim öğretim hayatımda neler öğrendim?

İnsanların ne kadar acımasız olduğunu öğrendim, bir kağıdı bir saniye geciktirdi diye, mevzuat böyle deyip, egosunu tatmin edip, ödeve red veren psikopat insanların var olduğunu öğrendim.

Etraftaki 2-3 tane kız için ağzını yayarak en yapmacık TRT türkçesiyle, yapay yapay kendini övmenin prim yaptığını öğrendim.

Gerçek bilginin, bir şeyler yapma isteğinin, başkalarına yararlı olma arzusunun, değil teşvik edilmek, söndürülmeye çalışıldığını öğrendim. Efendilikle, saygıyla, iyi olma isteğiyle dürüst olmanın, hiç bir prim yapmadığını, aksine yalancılığın, laf cambazlığının, saçmalamanın, bu sanal fanusta iyi iş yaptığını gördüm.

Alçak, orta, yüksek, tüm eğitim katlarının, insanlara sorgulayan bir akıl, çelik gibi bir tecrübe vermek yerine aslında tek sıra halinde yürüyen sıra neferleri yetiştirmeyi amaçladığını öğrendim.

Hocaların, aslında o kadar da kutsal bir görev yapmadıklarını öğrendim. Öğretmenlerin öğretmekten, öğrencilerin öğrenmekten daha önemli işleri olduğunu öğrendim. Dayatılan resmi tarihe karşı, kendi resmi tarihini dayatanların var olabileceğini öğrendim, ya da mağdurun mağrur olabileceğini.

Önceki gün sana selam vermeyen adamın, yüzsüz yüzsüz gelip ders notu isteyebileceğini, kendini gösterdiğin bir alanda kıskanılan bir başarın varsa, insanların ne kadar aşağılıklaşabileceğini, her gün yüzüne bile tükürülmeyecek kişilere selam verip, onlarla konuşmak zorunda kalıp, onların da senin arkandan hikayeler uydurup konuşmalarına tahammül etmeyi öğrendim.

Çok parlak konuşan, şöyle managment bilirim, böyle ticaret kralıyım diyen insanlardan kaçmak gerektiğini öğrendim. Ulusal bir dergiye başımdan geçenleri yazdım, 100 TL telif aldım.

Hiç bir şey bilmediği alanda, sağdan soldan duyduğu kulaktan dolma bilgilerle, sana birşeyler kanıtlamaya çalışan insanlara şefkatle yaklaşmak gerektiğini öğrendim. Ya da kendi haline bırakmayı.

İnsanlara gereğinden fazla değer, gereğinden az mesafe vermemek gerektiğini, kişilerin gerektiğinde ne kadar çirkefleşebileceğini, kimseye acımamak gerektiğini öğrendim.

Okulların eğitim yuvası olmadığını, meslek edindirmedğini, bilgi vermediğini, özellikle ülkemizde, en kral okulda bile sadece iyi ezberle, sınava aynısını yaz onu yap, sistemiyle işlediğini öğrendim. İlkokulda 1, Ortaokulda 1, Lisede 1, Üniversitede 2 kere laboratuar dersine girdim, uygulama öğretmek diye birşey yok.

Türkiye'de “Mış gibi yaşadığımızı öğrendim.” Öğrenirmiş gibi, eğitirmiş gibi, şehirmiş gibi, hastaneymiş gibi, okulmuş gibi. Ama bunların hiçbirinin gerçekte varolmadığını, 100 sene önceki milli eğitim bakanının sözüyle, öğrenciler olmadan nasıl iyi yönetirdim eğitim bakanlığını mantığının hala aynı olduğunu, kimsenin aybaşında alacağı primden başka bir şeyi sallamadığını gördüm. Temizliğe gelen kadınların 3 ayda bir, tazminat verilmeden işten atılabilmeleri için, iş akitlerinin feshedilip yenilendiğini, buna da kimsenin ses çıkarmadığını, öğrencilerin ise okul ve kendileri ile ilgili kararlarda hiçbir söz haklarının olmadığını gördüm. İnsanların yıldırıldığını, bastırılıdığını, umursamazlaştırıldığını gördüm.

İş yapan, parlak ticari girişimlerin değil, kurumsal şekerlemelere kanan, modern köleler yetiştirilmeye çalışan bir makinanın dişlileri arasına kendimi soktuğumu öğrendim.

Böyle eğitim mi olur? Bir anımı anlatayım, SPS 303 dersinde, finalde düşünürlerin modern çağda kurumların insanların potansiylellerini gerçekleştirmelerine yardımcı olmaları gerektiğini, bireylerin birbirlerinden farklı olduklarını, bu farklılıklara saygı gösterilmesi gerektiğini yazarken, 400 kişilik amfide, kaşı gözü bile birbirine denk iki insanın olmadığı yerde, hepimize aynı şeyin öğretildiğini, hepimizden aynı şeyleri yazmamızın beklendiğini gördüm. Ne kadar acı değil mi, daha sen kendin söylediğin şeyi uygulamıyorsun.

Ama en acısı da, insanların da çan eğrisi sistemi kadar akıllı mantıklı, düşünceli, iyi kalpli olduğunu öğrendim. Çanın ortasında isen mutlu olman garanti.

Sonuç olarak, aslında söylendiği gibi, hayatın okuldan daha zor olmadığını, okulun insanı hayata hazırlamadığını, aksine okulun insanı hayata geciktirdiğini öğrendim. En güzel, ve en doğru eğitimin, sahada, sahte iş planları çakma yazılımlar yaparak değil, gerçek işler yaparak alınabileceğini öğrendim. Asistanların hocalardan daha bile fazla egoya sahip olabileceğini, sınav çıkışı sorduğum genetik dizilimde genetik algoritma kullanılır mı sorusuna yarım ağızla, eh internetten bakabilirsin cevabını verebildiklerini öğrendim. E sen ne için duruyorsun orda? Kağıt toplamak, ha bir de millete sabancıda asistan oldum diye artistlik yapmak için.

Eğitim sistemi bu olmamalı, 30 kişi kuşbeyinli papağanlar gibi sınıflara doluşup hocaları dinlememeli. Belki ben sözel öğreniyorum, ya da görsel iletişimim daha kuvvetli ya da DEHB hastasıyım belki, neden potansiyelimi gerçekleştirmeme izin vermiyor sistem? Bilginin ışık hızıyla aktığı internet çağında ne hocası? Bana neden proje yaptırmıyorsun? Neden beni iki üç tane yazılıma mahkum ediyorsun? Neden kabul edilmiş projenin siparişini maliyeti yüksek diye geciktiriyorsun? Neden mesai saatinden erken çıkıp (15:00) sonra da neden perşembe gününe bıraktın diye benle polemiğe giriyorsun arkadaş ya? Nedir bu bürokrasi, kağıt kürek arkadaş ya? Bir lazer 10 saatte bulunmaz mı? Sonra da ağlıyorsunuz Türkiye'de hiçbir şey yok diye.

Nerde insanların kendini ifade edebileceği bir ortam, gerçek düşünce ve ifade özgürlüğü var mı? Hem anglosakson hayranısınız, hem de oralardaki kadar düşünce ve ifade özgürlüğüne, demokrasiye tahammülünüz yok. Arkadaşına verdiğin yazılı kağıt parçasını kamera çekerse bildiri dağıtmaktan, okuldan atılabilirsin, YÖK yönetmeliği. Ama kafayı oyundan, internetten BK'dan kaldırıp kapının altına atılan bildiriye bakacak mecalin yok. Gerçek özgürlük ve destek olmadan, düzgün üretim olmaz. Yalancı üretim olur. Mantıksızlık kanıksanır. Ne demek arkadaş ya, Yurtlara %50 zam yapıp, Türkiyenin en büyük nanoteknoloji merkezini kurmak? Hani paranız yoktu? Bu ikiyüzlülük değil mi? Yok, varsa yoksa gösteriş yaparız, ne de olsa. Sorgulayan yok, değil mi? Eylem yapan da yok? Korkuyor insanlar. Ama kit dorm tarafındaki havuzun kenarından iki saatte 45 tane eli belinin iki metre uzağında kabadayı fresh delikanlılar geçer. Ama eyleme korktukları için katılmazlar, bu tabakalar. Harvard olacaklarmış, imaj zedelenmesinmiş, yerim sizin harvardınızı.

Araştırma dediğin, Türkiye toplumu ise, ne zaman gittin Kırşehir'e? Kalkıp Tekirdağ'a, Van'a gittin mi? Datça'a, Fethiye'ye gidince Anadoluyu dolaşmak olmuyor o. Ama gazeteden, ordan burdan oturup, kafelerde sallamak kolay. Ben de seni önemli bir insan sayayım. Önce en az benim kadar kitap okuman lazım (Ayda 5) Sonra seni belki önemserim.

İş planı olayına da hastayım, ekonominin başındakı, damarını kessen beyaz akacak kişiye, iş planı, girişimcilik konularında soru sordum o da aynen yukarıdaki gibi internetten bakmamı söyledi, ya sen necisin arkadaş ya? Onu da dergiye yazdım 100 TL'ye dahil oldu. Ama çakma iş planının iyi yazamazsan, iyi yalan söyleyemezsen, kalıyorsun. O yüzden kapitalizmde ilerleme yok.

Bu kadar olumsuzluk yeter. Biraz da olumlu olalım, İstanbulluların zamanında Ankara için söyledikleri söz sanırım gerçek, en iyi yanı İstanbul'a dönüşü. Eğitimin de en iyi yanı, bitişi. Kimisi sever, kimisi nefret eder, kimisi eleştirir, nefret edilen kişi olur. Sanırım her zaman 3. grupta oldum, yukarıda Tahir'in dediği gibi. Ama insanların yüzüne bakıp sırıtacağıma, küfürü basıp, tükürürüm daha iyi, en azından daha samimi olur. İlerde bir üniveriste de biz kurarız belki. Sakıp Ağa'nın kemiklerinin sızlamadı durur o zaman, yetişirsek de belki Atatürk'ün de kemiklerinin sızlamasını durdurmaya uğraşırız.
Belki o zaman, yeniliklere açılır insanların aurası, kabul ederlerler, kendilerinden farklı olanları, ya da farklılıklar. Belki o zaman insanlar, birbirlerini anlamaya, kendilerinden başkaları, hatta henüz doğmamış olan gelecekteki başkaları için çalımaya başlarlar. Günümüzdeki eşitsizliklere, haksızlıklara, zengin fakir ayrımına, kötü muamelelere karşı yerlerinden doğrulurlar az bile olsa.

Mutlu Tevfik Koçak
Yıllık yazısı

20 gün niye yalan oldu?

Evet, aynen öyle oldu. Yalan oldu. Şimdi özeleştiri vakti. Nedenleri neler?

Şimdi şöyle, kendimi tam olarak hadiseye veremedim. Aslında ilk dönem tüm bu kararlara uymuştum, fakat bu sefer olmadı. Birincisi ben inanmadım. En büyük sorun ve sorumlu da burda ben oluyorum. Çok kötümserim. Belki bir arkadaşımla konuşsam, ona inanma gücü, olumlu bakış açısı vermeye, moralini düzeltmeye çalışırım ama konu kendim olunca, çok gaddarlaşıyorum. Bittin oğlum sen, hiçbişey yapamıyacaksın, herşey en baştan yalan oldu, vs.

Toyota'nın bu gibi konular için geliştirmiş olduğu harika bir yöntem var. Hatalar sonucu ortaya çıkan istenmeyen sonuçlara 5 kez neden diye soruyor. Örneğin;

1. Makinalar durdu. Neden?
2. Çünkü soğutma tertibatı çalışmadı. Neden?
3. Yağlanma iyi yapılmamıştı. Neden?
4. Yağlamayı yapacak işçi, prosedürü atladı. Neden?
5. Çünkü çok yorulmuştu. Neden?

Sonuç: Çünkü yağlama zamanı, gece vardiyasının sonuna denk geldi.

Yani sorunun en temeline iniyor bu yöntem. Ama önce sorunları tesbit etmemiz gerekiyor. National Geographic'teki belgeselleri izleyenler bilirler, facialar tek sebeple meydana gelmez. Konuda rol oynayan, hatalar zinciridir. Aslında zincirin bir halkası kırılsa, belki o facia meydana gelmeyecek. Bu nedenle sürekli iyileştirme olayı çok önemli. Devam edelim.

Moralim çok bozuk olduğundan, iyi motive olamadım. Evet, bunun belli başlı sebepleri var, sürekli sallantıda olan bir arabadaymış gibi hissettiren bir özel hayatım var ve bir türlü sonuca varamadım. İki günde bir değişim var. Ve bu da benim moralimi bozuyor, kafam başka şeylerle meşgulken, dikkatimi toparlayamıyorum. Ailemle ilişkim bozuk, iletişimimiz neredeyse yok, yani onlara göre var da, bana göre yok. Görüştüğümüzde de sürekli bir problem çıkıyor. Bu da önemli bir etken.

Zamanı kontrol edemiyorum. En büyük sıkıntılardan birisi de bu. Yani o anda benim için önemli olan ne ise ona koşuyorum tamam, ama gerçek önem sırası böyle olmayabiliyor genellikle. Erişkin Dikkat Dağınıklığı, aman yönetimine olan dikkati de mahvediyor. Saat diye bir kavram yok. Çalışma saatlerim, iş sıram, önem sıram belirsiz. Bu nedenle çoğu şeyin sırası kaçıyor.

Hayır demek diye birşey yok. En kötülerinden biri de bu. Yani o an benim için önemli bir şey olsa bile, zor durumda olduğunu belirten hiç kimseye hayır diyemiyorum. Aslında en zor durumda olan benim.

Birinciye dahil olan bir konu ama şöyle; her gün diyorum ki, şu yapmam gerekenleri, kaçırdıklarımı, eksik konularımı bir yazayım, sonra aklıma geldiğinde konu gözümde büyüyor, yazmaya korkuyorum ve kaçıyorum. Biliyorum, aslında bölüp parçalayıp, bir ucundan başlamak gerekiyor, ama olmuyor işte. Duyurulara, sınav notlarına, kaçan ödevlere bile korkumdan bakamıyorum. Başka bir arkadaşım olsa, boşver, hala hiçbirşey bitmiş değil, maç 90 dakika oynanır derim, ama kendim panik içindeyim.

Albert Levi hocamın deyişiyle, gaza gelemiyorum, yani motive olamıyorum. Aslında bize birşeyleri yaptıran iç enerji olan gaz, bende bir türlü ateş alamıyor. Etrafımda beni gaza getirecek kimseyi bırak, zaten herşeye karşı yalnız oluyorum genellikle. Günlerim tek başına geçiyor. Var olan kişiler de olumusuz konuşuyorlar, ateş alması gereken gaza karbondiosit basıp motoru boğuyorlar. Bak yapamazsın, okul uzarsa dayanamazsın, kötü olur falan, vs, vs.

Genel bir körlük var, durumlar yüzleşemiyorum, bütünü kabullenmek yerine, hayıflanıyorum. Belki okulum uzasa bu kadar acı çekmeyeceğim, ama moralim bozuluyor işte, kendime yediremiyorum belki bocalıyor olmayı, o yüzden daralıyorum. Hayat, her gün işkence haline geliyor. Ne yapacağımı bilemiyorum, yaptığım hiçbir işten tat alamıyorum.

Genellikle de bu kısır döngüler beni depresif zamanlara sokuyor. Bir uyanıyorum, sanki cehennemdeyim, hayat bitmiş, herşey gri, sokağa bile çıkmak gelmiyor içimden ve mutsuzum. Yaşamak bile istemiyorken, ödevi nasıl düşüneyim, kapanıyorum eve. Recep İvedik 3 gibi takılıyorum. Al gitti mi sana 9-10 gün daha, hayattan aktı gitti. Yin Albert Hoca'nın deyişiyle beni öldürmeyen her acı güçlendirir, tamam, ama dayanlıacak gibi değil bu.

Biraz biraz kendime ufak meşgaleler ayırdım, kısır döngü kırılsın diye, TRT Gençlik korosuna geri döndüm, o biraz beni çemberden çıkarır gibi oldu. Full anti depresif işler yapmaya çalışyorum, ama yangın sönmedi bir türlü.

Genel bir düzensizlik hakim. Evim düzensiz, aşk, aile, iş hayatım düzensiz, masam düzensiz, bilgisayarım düzensiz, zamanım düzensiz. Düzen nedir, bir şeylerin sıralı olması, (Sorted) yani sıralı olsun ki, aradığın kaynağa kolayca ulaş. İşte bende olmayan şey.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar.

Özetlersek

1.Kötümserlik
2. Moralsizlik ve Depresif zamanlar, kısır döngü
3. Dış etkenler, aile, sevgili vs.
4. Yanlızlık, tek başına olmak, daha da ötesi, gerektiği zaman olumlu yönde motive edecek kişilere ulaşamıyor olmak

Gelelim Toyota sistemine;

1. Kötümserlik

Neden?

Bilişsel psikoterapinin savunduğu en temel görüş, inanç, biliş (yani düşünce) ve hislerin birbiri ile bağlantılı olduğu. Kötümserlik ve olumsuzluk hissini yaratan düşünce, o düşüncenin temelinde de inanç var. Genellikle başıma iyi şeylerin gelmeyeceğini düşünüyorum, negatif düşünüyorum yani. Halbuki, yazı tura bile atılınca, sonsuzdaki değer dağılımı %50. Kötü şeyler de olabilir ama karşısında iyi şeyler de olabilir.

Neden negatif düşünüyorum?

Olumlu geri bildirim alamadığımı düşünüyorum. Yaptığım işler takdir edilmiyor, ya da edilse bile ben sanki onları filtreliyorum, ya işte kibarlığından söyledi falan diyerekten. Olumsuz birşey olunca da pekiştiriyorum, işte bak gördün işte, sorumsuzun tekisin, ondan oldu diyorum. Temelden gelen bir olay sanırım.

Neden yaptığım işer takdir edilmiyor, ya da ben öyle düşünüyorum?

Aslında iyi olduğum çok alan var, ama sonuca kendi beklediğim alanlarda iyi olmam gerektiğini düşünüyorum. Yani, herşeyden önemlisi dersler vs, diyerek kendimi mutsuz ediyorum.

Neden filtreliyorum?

Çünkü bu zamana kadar bana, derslerin ne kadar önemli olduğunu sürekli tekrar eden, bana bu endekse göre sevgi ve saygı gösteren bir ailem oldu. Bu da beni bu konuda sürekli moralsiz tutuyor. Üstelik, ailem derslerde başarılı olduğum zamanlarda bile o kadar değer göstermiyor.

Neden değer bekliyorum?

İnsan yatarken bile ensesinin arkasına bir yastık koymak istiyor. Birileriyle beraber olmak, beraberce birşeyler yapmak istiyor. Ama sorun da burda, belki beklentilerimizin yüksek olduğu insanların, önem sıraları bizim önem sıralarımızla aynı değil. Bunun farkında olmamak da bizi farklı arayışlardan alıkoyuyor, çıkmazda tutuyor.

İşte 5. nedenin cevabı. Peki farklı ne olabilir, motivasyonu yükseltecek, insana manevi olarak tatmin edecek, mutlu edecek ne olabilir?

Evet, kendime bir evcil hayvan aldım, kedi, adı da "Komünist", (Evet, 1 mayıs'ta geldi) ama sevdiğim için aldım, hem daha yavru. Bir de köpek alacağım. Tabi bu bir artı. Başka ne olabilir? Eldeki şeylerin çok azını ufaktan ufaktan bitirmeye başlamak. (Zaten onun için uğraşıyoruz.) Peki başka? Bazı işleri Allah'a bıraksam? (Zaten işim Allah'a kalmış.) O alanda da yeterli çabayı gösterdiğimi düşünüyorum, daha da iç huzura yönelik işlere girişebilirim. Başka? Hobi tarzı faaliyetler olabilir, ki zaten elimde yeterince var, geçici bir süre beni oyalıyor, mutlu oluyorum ama geçici bir süre. Spor, evet anahtar kelimelerden biri de bu. Spor yaptığım zamanlarda bu kadar kolay dağılmıyorum. Peki, tüm dış motivasyon araçlarına karşı iç motivasyon olarak ne yapabilirim? Bakış açımı değiştirmeye zaten çalışıyorum. Sürekli bir farkındalık yaratabilirim, kendime bazı şeyleri hatırlatabilirim. Her gün tekrar eden, ders dışı bir dayanak noktası belirleyebilirim. Belli saatte yemek yemek gibi.

Neyse, daha henüz hiçbirşey bitmiş değil, yenilmedim, yensek de yenilsek de lig her zaman devam ediyor. İyi oynayan kazansın.

Var mı umut?

Cadd9 Dadd9
G D C Cadd9

Öyle yabancıyım ki aleminize,
Yoktur alacağım hiç, herbirinizden.
Kalmaz hiçbir zaman aklım en ufacik bir köşede,
bilmese de umrumda olur mu, ordaki ama kafile?

Ve derde dalar bazen, fasıla tutsağı gözlerim,
Anlayamaz, konuşamaz tutulur dilim, çıkmaz sözlerim,
Ve düşse üzerimize bir tutam aydınlık,
Dinmez cereyanı ama ne yazık ki nafile.

Burdadır devam eden rüzgar, belki dinmedi daha,
Ama tutulmuş kolları, gevşemedi hala,
Derdine derman aramayla eğlenir, görevi olan,
vermez hiçbir sırrını, atlanmadı ki o büyük badire.

Kondurmaz hiçbir tozu burnunun üstüne, arsız dilber,
eğri gözlüğünün üstünden, bakar ve beni gözler,
ben ise değilim oralı, ama buralı bile değilim,
Hesabımı aştı, iflasa sürükledi, bu amansız tarife

Ve kendi kendime konuşur dururum,
Akacak sözlerim bulur mu bendini,
Dönse başım, kaybeder kendini,
Bilmesende çıkıyor alttan alttan o hadise.

Evde, 5 Mayıs 2010

İkiyüzlülük

Sizin doğrunuz bir tanedir.

Hem şiddete karşı olup, hem de katil olamazsınız. Hem demokrasiyi savunup, hem de insanları susturmaya çalışamazsınız. Hem bilimi savunup, hem de tek gerçek doğrunun sizinki olduğunu iddia edemezsiniz. Hem din veya mutlak metafizik adına konuşup, hem de bunu kanıtlayamazsınız.

İşinize gelince öyle, işinize gelmeyince böyle deyip, dansöz gibi kıvırtamazsınız.

Adam diyor ki, "Halkıma yapılan saldırılar nedeniyle, dağa çıkıyorum, bana uygulanan şiddete karşı, şiddetle cevap veriyorum, egemen gücü zayıflatmak ve zaafiyet yaratmak amacıyla, korku yaratacak eylemler gerçekleştiriyorum. Masumların katline, masumları katlederek karşı çıkıyorum."

Sonra bir gün bir adam çıkıyor, mağazasının kepengini indirmiyor, arabası ve dükkanı yakılmak isteniyor, polisin kendisi koruyacağına inanmadığı için karşısına gelen güruha kalaşnikofla ateş açıyor (oha), iki kişi ölüyor. Mahkemesi sürerken, barış ve demokrasi yanlısı olduğunu iddia eden partinin başkanı, yumruklu saldırıya uğruyor, bir grup bunları protesto ediyor, partinin ağırtoplarından birisi diyor ki "Konuşturmayın bunları, Nerde polis?", protestocuya tekme atıyor. İşte ben buna gülerim. O kalaşnikofla ateş açan adam da aynısını demişti, nerde polis?

Kız İngiltere'de avukatlık yapıyor. Kürt. Başlıyor bana anlatmaya Türkiye şöyle yaptı, böyle yaptı. Tamam, çözüm önerin nedir onu söyle? Yok. Bir de PKK sempatizanlığı yapıyor. Peki diyorum, Siz halk olarak ezildiniz de, sizden başkası ezilmedi mi? Peki aynı şiddeti siz niye uyguluyorsunuz? Tamam sizin ezilmeniz yanlış ama, niye, suçu sadece otobüs beklemek olan Serap'ı diri diri yaktınız? Niye taksimi ben geçtikten 15 dakika sonra bombaladınız? Ben ne yaptım ki size? Deyince, başlıyor hakaret etmeye, yok sen faşistsin, yok bilmemne… Beyni olmayan yaftalar. Aklı olan sorgular.

Zavallı mazlumlar partisi. 28 Şubat mağduruydular. İktidara karşıydılar, devamlı eleştiriyorlardı, siyasal islam adına, şimdi hiçbir eleştiri kabul etmiyorlar. Demokrasi ağızlarından düşmüyordu, şimdi milletvekillerinin gizli oyunun cep telefonuyla fotoğrafını çektiriyorlar. Bu nasıl demokrasi? Buna kargalar güler.

Anamuhalefet partisi, Atatürk'çü, insanları devrimi anlatacak, çalışacak. Kapısına üye olmaya gelenleri, kovmaktan beter edecek nerdeyse. Eleştiriyor, eleştiriyor, eleştiriyor, ama büyük bir sivil toplum kuruluşu olması gerekirken, faaliyeti yok. Kapı kapı dolaştınız mı? Kağıtları dağıttınız mı? Nerde reklam, nerde pazarlama? İnsanların eli mahkum, size ne de olsa oy verirler di mi? Hangi sivil projelere imza attınız? Hangilerini uyguladınız? Yok… Görünmüyor.

Deli gibi belli başlı kavramların arkasına saklanmak kolay. Ya o kavramlarda da hata varsa? Eleştirdin mi? Kendi akıl süzgecinden geçirdin mi? Atatürkçüyüm demek kolay. Söyle Kemalizmin eksiklerini, yaptığı hataları, neleri daha iyi hale getirmek gerekir deyince ne diyebilirsin? Hiç birşey. Ya da dincisin, söyle İran devriminin özelliklerini, anlat, ne getirdi, ne götürdü, hataları nelerdi, sen nasıl olmasını isterdin desen, ne diyecek? Adamlar, kafalarında seni kafir diye bir etiketlesinler, işin biter, suratına bakmayı bırak, rejim değişik olsa, katlin vacip. Yeni nesil solcular da kafayı yemiş, adam diyor ki, "Solculuğun işçi sınıfının mücadelesini aşması lazım." İyi, hallettin demek ki ezilmeyi, herşeyi, aşıyorsun. Adam hem solcu, hem de serbest piyasayı bu kadar kötü görmemek lazım diyor, tamam görmeyelim de, anarşiden farkı ne onun?

Anca her yandan retorik, demogoji, bıdı bıdı. Öneri sun kardeşim, tartışma, proje üret, gerçekleştir, bana gelip, bilgisayar bilmeden, interneti kötülemeye kalkışma, biraz para kazan, bir iki iş yap, şekil üretme.

Her şeyden önemlisi, hata yapabileceğini ve bazı şeyleri senden daha doğru bilenler olabileceğini kabul et.

Sonraki Sayfa »